Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve isimlerin lütûflarına gelince: Bilesin ki, muhakkak Allah Teâlâ hazretlerinin hálk ettiklerine olan lütûfları, O’ndan onlara rahmettir; ve onun hepsi isimlerdendir. Ya dünyâda lezîz rızıktan tayyib gibi; kıyâmet gününde de hâlis olan saf rahmettir. Bunu Rahmân ismi verir. O da rahmânî lütûflardır. Veyâhut içilmesini râhat tâkîbeden acı ilacın içilmesi gibi, karışmış rahmettir; ve o da ilâhî lütûflardır. Çünkü ilâhî lütûflar, isimlerin hizmetkârlarından bir hizmetkârın iki eli üzerine olmadıkça, Allah’dan lütûf salınımı mümkün olmaz (26).

 

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) “zâti lütûflar”dan olan nübüvvet ve velâyet hükümlerini beyân buyurduktan sonra, “isimlerin lütûfları”nın îzâhına başlayarak buyururlar ki:
İsimlerin lütûflarına gelince, bil ki Allah Teâlâ’nın mahlûkâtına bahşettiği lütûfları kendi tarafından o mahlûkâtına rahmettir ve lütûfların hepsi isimlerden çıkar ve ulaşır. Bu rahmet te, ya saf rahmet olur; veyâhut karışmış rahmet olur. Saf rahmet, dünyâ hayâtında yiyecek, içecek, giyecek, bakacak, işitecek ve koklayacak, ev ve nikâhlı eş ve benzeri; lezîz rızklardan tayyib, yâni helâl gibi ki; kıyâmet gününde de hesâp kederinden ve vebâl ve belânın ulaşmasından hâlistir. Nitekim, Hak Teâlâ A’râf sûresinde buyurur: “Kul men harreme zînetallâhilletî ahrece li ibâdihî vet tayyibâti miner rızkı, kul hiye lillezîne âmenû fîl hayâtid dunyâ hâlisaten yevmel kıyâmeti” (A’râf, 7/32) yâni “Ey Nebiyy-i zî-şânım! De ki, Allah’ın çıkardığı zîneti ve rızıktan tayyib olanı kim haram etti? De ki o zînet ve tayyib rızık dünyâ hayâtında ve hâlis olarak da kıyâmet gününde mü’minler içindir.”

Ve bu bahsedilen rızkı, vücûd arşı üzerine tecellî edici olan Rahmân ismi verir. Bu ilâhî lütûflar hâlis rahmettir, başka bir şey ile karışık değildir.

Karışmış rahmet, kokusu kötü olan bir ilâcın içilmesi gibidir ki, bunu içtikten sonra hastaya râhat gelir. Bu da ilâhî lütûftur. Çünkü her ne kadar o kokusu kötü olan ilâç içilirken hasta bir azâb duyduğu yönle bu hâl “Muazzib” isminin görünme yeri olur ise de, daha sonra bu hâli Rahmân isminin görünme yeri olan râhat tâkîp ettiğinden bu “Muazzib” ismi “Rahmân” isminin hizmetkârı olur. Çünkü ilâhi lütûflar, isimlerin hizmetkârlarından bir hizmetkâr ve tabî olanı vâsıtasıyla bir hizmet ileri getirmedikçe, ilâhî lütûfların salınımı mümkün olmaz. Ve çünkü ne kadar ilâhi isim varsa hepsi “Allah” ve “Rahmân” isimlerinin altında mevcûttur ve o isimler bu iki ismin hizmetkârlarıdır. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “Kulid’ullâhe evid’ur rahmân, eyyen mâ ted’û fe lehul isimlerul husnâ“. Yâni “Ey Nebiyy-i zî-şânım! De ki, ister “Allah” ister “Rahmân” deyin, hangisi ile duâ ederseniz edin, şimdi onun için esmâ-i hüsnâ vardır.”

Bilinsin ki, ilâhi lütûfların hepsi, zât ve sıfatları içine alan ilâhi mertebeden, yâni ulûhiyyet mertebesinden feyz olunur. Fakat bu feyz olunma zât yönünden değil, belki sıfatlar ve isimler yönündendir. Ve ilk önce feyz olunan şey, vücûd ve hayat rahmetidir, yâni yokluktan ihrâçtır. Daha sonra bunlara tabî olan şeylerdir. Ve o rahmet dahi üç kısma ayrılmıştır.

Birincisi: Zâhirde ve bâtında salt ve hâlis rahmettir ki; dünyâda helâl olan lezîz rızktır. Bir kimse dünyâda helâl rızk ile nimetlenmiş olsa, âhirette “Niçin helâl rızk yedin?” diye azarlanmaya tutulmaz. Bundan dolayı zâhiren ve bâtınen salt rahmet olur. Ve faydalı olan ilimler ve mârifetler de âhirette hâlis rahmettir.

İkincisi: Karışmış rahmettir. Bu rahmet dahi, ya zâhirde rahmet, bâtında belâdır. Veyâhut bunun aksi olarak zâhirde belâ, bâtında rahmettir. Meselâ haram yemek, şarab içmek, zinâ etmek ve diğer günâhlar ve kalbi Hak’tan uzaklaştıran nefse uymak gibi tabiâta uygun olan şeyler zâhirde rahmet, bâtında, belâdır ve ibâdet ve nefsin arzûlarına muhâlefet ve mücâhede ve riyâzet ve tabiâtın hoşlandığı günahlardan sakınmak, zâhirde bela ve bâtında nîmettir. Hz. Mısrî-i Niyâzî ne güzel buyurur: Beyit:
İç ol zehri ki bal ola sonunda
Sonunda zehr olan balı nidersin

Üçüncüsü: Zâhiri belâyı tâkîb eden zâhiri nîmettir ki, bu da karışmış rahmetin bir çeşididir. Meselâ kokusu çirkin olan bir ilâç içilir; o ilâcın te’sîriyle hastalığın elemi atlatılmış olup râhat hâsıl olur.

Bu bahsedilen üç kısımdan birincisi “Rahmânî lütûflar”dır. Çünkü salt rahmet olduğundan diğer bir ismin hizmeti araya girmeksizin doğrudan doğruya bunu “Rahmân” ismi vermiştir. İkincisi ve üçüncüsü Rahmânî lütûflar değil, belki “ilâhî lütûflar”dır. Çünkü Rahmân isminin altında mevcût olan isimlerin hizmetkârlarından bir hizmetkârın elleri üzerinde açığa çıkmış olan rahmettir ve bu rahmet acılık ile karışıktır, hâlis değildir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi