Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi, Âdem zamânından son nebîye varıncaya kadar, eğer ki hálkedilen vücûdu sonra gelir ise de, onlardan hiçbiri yoktur, illâ ki velâyetin sonuncusu mişkâtından alır. Çünkü o, hakîkatı ile mevcûttur. O da peygamberimizin “Ben peygamber idim; halbuki Âdem su ile çamur arasında idi” sözüdür. Ve nebîlerden diğerleri, ancak gönderildikleri anda nebî oldu. Ve aynı şekilde evliyânın sonuncusu dahi velî idi; halbuki Âdem, su ile çamur arasında idi. Ve evliyâdan onun dışındakiler, ancak ilâhi ahlâktan olan velâyet şartlarını tahsîl ettikten sonra onunla vasıflanmada, Allah Teâlâ’nın Velî ve Hamîd ile isimlenmiş olmasından dolayı, velî oldu (22).

Yâni ilk nebî olan Âdem (a.s.)dan îtibâren, nebîlerin sonuncusu Efendimiz (s.a.v)den evvel ve son nebî olan Hâlid b. Sinan (a.s.)a varıncaya kadar; açığa çıkan nebîlerin her birisi, nübüvvetine ve ümmetine bağlı olan ilmi ancak velâyetin sonuncusu mişkâtından alır. Her ne kadar evliyânın sonuncusunun hálkedilen madde vücûdu, o nebîlerin madde vücûdlarından sonra gelir ise de, Hz. Âdem’den son nebîye gelinceye kadar, o hakîkâti ile mevcûttur; ve nebîlerin hepsinin zâhirleri olan nübüvvetleri ve bâtınları olan velâyetleri toplamıştır. Ve onun hakîkâti ile mevcût olup zorunlu ve imkân dâhilinde olan bütün hakîkatlerin feyz kaynağı olduğuna delîl de (S.a.v.) Efendimiz’in “Ben peygamber idim; halbuki Âdem su ile çamur arasında, yâni Âdem aynî vücûdu ile su ile çamur arasında ve rûhânî vücûduyla ilim ile “ayn” arasında idi” mübârek sözleridir. Ve nebîlerin sonuncusundan başkaları ancak gönderildiği zaman nebî oldu, ondan evvel nebî olmadı.

Soru: Nebîlerin kevnî vücûdları a’yân-ı sâbitelerinin ve a’yân-ı sâbiteleri de ilâhi isimlerin sûretleridir. Bundan dolayı her bir nebînin ayn-ı sâbitesi, gö-rünme yeri olduğu ismin istîdâd lisânı ile ne talep etmiş ise, onun hakkında Hakk’ın kazâsı dahi o sûretle olmuştur. Şu halde nebînin ayn-ı sâbitesi, istîdâd lisânı ile Hak’tan nübüvveti talep etmemiş olsa, kevn âleminde nebî olmaz idi. Bundan dolayı bu sözü diğer nebîlerin de söyleyebilmesi mümkün olmaz mı? Ve ikinci olarak nebîlerin sonuncusundan başkalarının ancak gönderildikleri zaman, nebî olmaları nasıl olur; ilâhî ilimde nebî değil miydiler?

Cevap: Gerçi her bir nebînin nübüvveti ezelîdir. Fakat o mertebede onların hiçbirisi feyz kaynağı değildir. Bundan dolayı fiilen nebî değildir. Onların fiilen nübüvvetleri şehâdet âleminde gönderildikleri anda başlar. Ve nübüvvetleriyle ümmetleri ile ilgili olan ilmi kendi hakîkatlerinden alırlar. Ve halbuki hakîkat-ı muhammediyye onların hakîkatlerini toplamış olduğundan, o ilimleri nebîlerin sonuncusu mişkâtından almış olurlar. Bundan dolayı nebîlerin sonuncusu hakîkâti ile mevcût ve fiilen nebî olup hakîkatlerin tümünün feyz kaynağıdır. Sonuç olarak diğer nebîler gönderildikleri zaman, fiilen nebî olup feyz verirler ve nebîlerin sonuncusu ise gönderilmeden evvel nebî olup hakîkâti ile feyz verir.

Ve nebîlerin sonuncusunun nübüvveti önde olduğu gibi, evliyânın sonuncusunun dahi velâyeti madde bedeninden öndedir. O velîdir, oysa Âdem, aynî vücûdu ile su ile çamur arasında ve rûhanî vücûduyla “ilim” ile “ayn” arasında idi.

Ve evliyânın sonuncusunun dışındaki evliyâ ise ancak velâyet şartlarını tahsîl ettikten sonra velî olur. Ve velâyet şartları da, ilâhi ahlâkın hepsi ile ahlâklanmaktır. Nitekim, hadîs-i şerîfte buyrulur: “İlâhi ahlâk ile ahlâklanınız”.

Ve bu maddesel sûretinde Hakk’a ve hálk edilmişlere karşı gereken muâmelesinde bu velînin o ahlâk ile vasıflanmasıdır. Ve onun ilâhi ahlâk ile vasıflanmada, velâyet şartlarını tahsîl ettikten sonra velî olması, Allah Teâlâ Hazretlerinin kendi nefsini Veli ve Hamîd ile isimlendirmesinden dolayıdır. Çünkü velâyet Hakk’ın zâti sıfatlarındandır. Ve Hak Teâlâ Hazretleri kuluna mutlak vücûdunun tenezzülü sûretiyle, ayrıntı elbisesini giydirdikten sonra, icmâl elbisesini de giydirmiştir. Ve kul beşeri sıfatlarından soyunduktan sonra o zâil olan sıfatlar yerine, Hakk’ın sıfâtı kâim olur. Bundan dolayı bu beşeri vücûdda ondan çıkan sıfatları ve fiilleri her ne kadâr sûrette diğer insanlardan açığa çıkan sûretler, sıfatlar ve fiillere benzer ise de, iç yüzü öyle değildir. Hepsi Hakk’ın sıfatları ve fiilleridir. Nitekim Hz. Mevlânâ (r.a.) buyururlar: Tercüme:
“Ben senin hoş olan ırmağına çıplak olarak dalayım, diye bütün sıfâtımdan soyundum.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi