Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Onun iki kerpiç görür olmasını gerektiren sebep dahi, evliyânın sonuncusunun zâhirde resûllerin sonuncusunun şerîatına tâbî olmasıdır; ve o tâbî olması da gümüş kerpiçtir. O da zâhirdir; ve hükümlerden ona tâbî olduğu şeydir. Nitekim o, zâhiri sûrette onda tabî olucu olduğu şeyi, sırda Allah’tan alıcıdır. Çünkü o, emri olduğu hâl üzere görür. Onu böyle görmesi lâzımdır. O da bâtında kerpicin yeridir. Şimdi o öyle bir mâdenden alır ki, resûle onunla vahy olunan melek ondan alır. Eğer sen benim işâret ettiğim şeyi anladın ise, senin için faydalı bir ilim oluştu (21).

Yâni evliyânın sonuncusunun, rûyâda kendisine temsîl olunan duvarın üstünde iki kerpici noksan olarak görmesini gerektiren sebep, kendisinin zâhirde resûllerin sonuncusunun şerîatına tâbî olmasıdır. Ve onun tâbî oluşunun sûreti de “gümüş kerpiç”in yeridir ki, bu da evliyânın sonuncusunun zâhiridir; yâni hükümlerden resûllerin sonuncusuna tâbî olduğu şeydir ki, bu şey, evliyânın sonuncusunun zâhiridir. Ve nitekim sırda vâsıtasız Allah’tan aldığı hüküm ile zâhirde vasıflanmış olur. Yâni evliyânın sonuncusu, nasıl ki bâtınen vâsıtasız olarak Allah’tan hüküm alarak zâhirde bu hüküm ile vasıflanmış olur ve o hükmün tabî olucusu bulunursa, zâhiri şeriat hükümlerinden herhangi bir hükümde de resûllerin sonuncusuna tabî olup, zâhirde o hüküm ile vasıflanan olur. Çünkü evliyânın sonuncusu, ilâhî emri, hálk ediliş mertebelerine tenezzülünde hakîkati üzere müşâhede eder; ve ilâhî emirden hálk ediliş vücûdu ile örtülü olmaz.

Evliyânın sonuncusunun bu ilâhî emri bu anlatılan sıfat üzere görmesi lâzımdır. Ve ilâhî emrin his ve aklın ötesinde bulunan îmân nûru ile sırda ve bâtın yönünden Allah’tan alınması “altın kerpiç” yeridir. Ve evliyânın sonuncusu ilâhî emri kendi bâtınından aldığı gibi, resûle getirdiği ilâhî vahyi de melek oradan alır. Bundan dolayı Cibrîl (a.s.) nebîlerin sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz’e getirdiği ilâhî vahyi onların bâtını olan evliyânın sonuncusu mişkâtından alır; ve her iki alış dahi tek bir mâdenden olmuş olur.

Ey ilâhî sırların tâlibi, bu söylediklerimde işâret ettiğim şeyi anladın ise, dünyâda ve âhirette cidden sana faydalı bir ilim oluştu. Bu nîmete şükret! Bundan da gâfil olma ki, bu alışveriş Hakk’ın vücûdunda ve Hakk’ın bağıntıları arasında olur.

Nitekim, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) Risâle-i Ahadiyye’lerinde buyururlar: “Hakk’ı, Hakk’ın gayrı bir kimse görmez; gönderilmiş nebîler dahi Hakk’ı görmez;ve kâmil veli ve yakın olan melekler dahi Hakk’ı bilmez. Hakk’ın nebîsi kendi zât-ı âliyyesidir; ve Hakk’ın resûlü kendi zât-ı şerîfidir. Ve Hakk’ın risâleti ve kelâmı dahi, kendi zât-ı şerîfidir. Kendisinin gayrı sebep ve vâsıta olmaksızın Hak Teâlâ Hazretleri, kendi zât-ı şerîfini, kendi zâtı ile, kendi zâtından, kendi zât-ı şerîfine gönderdi. “Mürsel yâni gönderilmiş” ve “mürselün-bih yâni kendisiyle gönderilen” ve “mürselün-ileyh yâni kendisine gönderilen” arasında fark yoktur. Yâni “Cibrîl” ve “vahy” ve “resûller” arasında fark yoktur. Hepsi birdir. nebîlerin vücûdu Allah’ın vücûdu olduğundan başka “nebe”‘ ve “enbiyâ” harflerinin vücûdu dahi, Hak Teâlâ’nın vücûdudur; Hakk’ın gayrı değildir. Ve Hakk’ın gayrisi için vücûd olmadı; ve olan vücûdun fenâsı da olmadı ve olan vücûdun ismi ve isimlendirilmiş olanı da olmadı. Böyle olduğundan dolayı, nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Rabb’imi Rabb’imle bildim” diye buyurdu.”

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi