Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Bundan dolayı o, bir yönden aşağıda olur ve bir yönden yukarıda olur. Ve gerçekten bizim şeriatımızın zâhirinde Ömer’in Bedir esîrleri hakkında, onlara hükmetmekle gerçekleşen fazlı ve hurma ağacının aşılanması hakkında, bizim uymuş olduğumuz şeyi teyid eden şey zâhir oldu. Bundan dolayı kâmil için her şeyde ve her mertebede kendisi için önde olmanın oluşması lâzım gelmez; ve ancak er kişilerin bakışı, ilm-i billah mertebelerindeki önde oluşadır; onların arzusu oradadır; ve dünyâ hâdiselerine gelince, onların düşüncelerinin ona bağlılığı yoktur. Böyle olunca bizim bahsettiğimiz tahakkuk etti (19).

Yâni evliyânın sonuncusu, şer’i hükümlerinde resûllerin sonuncusuna tâbî olması ve şerîat ilmini ondan alması yönünden resûllerin sonuncusundan daha aşağı olur ve resûllerin sonuncusu ilimleri onun mişkâtından aldığı yönden, evliyânın sonuncusu, resûllerin sonuncusundan daha yüksek olur.

Bundan dolayı evliyânın sonuncusu, nebîlerin sonuncusu olan (s.a.v.) Efendimiz’in bâtınları olan velâyetin sonuncusu, zâhirleri olan nübüvvetin sonuncusundan bir yönden aşağıda, bir yönden yukarıda olur. Bir şeyin bir yönden aşağı, bir yönden yukarı olduğuna delîlin nedir diyecek olur isen, şerîatımızın zâhirinde Hz. Ömer (r.a.)’ın Bedir muhârebesinde alınan esirler hakkındaki hükmüyle, (S.a.v.) Efendimiz’in hurma ağaçlarının aşılanmasının terki hakkındaki hükmüne dikkat et!

Şöyle ki, Bedir savaşında İslâm ehli müşriklere gâlip gelmiş ve onlardan yetmiş esir almış idi. (S.a.v.) Efendimiz, esirler hakkında yapılması lâzım gelen muâmeleye dâir ashâb-ı kirâmıyla fikir alışverişinde bulundu. Hz. Sıddîk (r.a.) “Yâ Resûlallah, bunlar bizim akrabâ ve yakınlarımızdandır; bir miktar para alıp onları âzâd edelim” buyurdu. Diğer ashâb-ı kirâm da bu görüşü kabûl ettiler. Ve Hz. Ömer (r.a.) “Bunlar küfrün önderleridir; hepsini öldürelim.” buyurdu. Ve Cenâb-ı Muâz (r.a.) da Hz. Ömer’e katıldı. Risâlet-penâh (s.a.v.) Efendimiz Hz. Sıddîk’ın görüşünü uygun buldular ve öyle yaptılar. Onu tâkiben bu âyet-i kerime nâzil oldu: “Mâ kâne li nebîyyin en yekûne lehû esrâ hattâ yushıne fîl ard, turîdûne aradad dunyâ, vallâhu yurîdul ahırete, vallâhu azîzun hakîm” ve “Lev lâ kitâbun minallâhi sebeka le messekum fîmâ ehaztum azâbun azîm” (Enfâl 8/67-68) Yâni: “Elinde, yeryüzünde çok katl yapan esirler bulunan bir peygambere fidye almak lâyık olmadı. Siz dünyâ malını istersiniz. Oysa Allah, âhireti murâd eder. Allah Teâlâ hükmünde azîzdir. Eğer sizin azâblanmamanız için, Allah’dan ezelde hüküm öne geçmiş olmasa idi, aldığınız şey hakkında çok büyük azâb olurdu.”

Bunun üzerine (S.a.v.) Efendimiz ağlayıp buyurdular ki: “Eğer azâb nâzil olaydı, Ömer ve Muâz (r.a.) dan başkaları kurtulmaz idi”. Çünkü Sa’d b. Muâz hazretleri de Cenâb-ı Ömer’in görüşünde bulunmuş idi. Bundan dolayı Hz. Risâlet-penâh bu husûsta her ikisini de orada hâzır olanların üzerine üstün kıldı; ve Risâlet-penâhın kendi nefsi dahi tabî ki hâzır olanlar arasında idi.

Ve aynı şekilde ashâb-ı kirâm hurma ağaçlarını aşılamanın mı, yoksa terk etmenin mi münâsib olduğunu Fahr-i âlemden sordular. Cevâben: “Eğer terk olunurlarsa çoğalır zannederim” buyurmaları üzerine ashâb aşıyı terk ettiler. O sene hurma az oldu. Bunun üzerine Risâlet-penâh Efendimiz: “Siz dünyânızın işlerini daha iyi bilirsiniz” buyurdu; ve bu husûsta ashâbın üstünlüğünü isbât eyledi.

İşte bu iki şer’i delîl, kâmil için her şeyde ve her mertebede önde oluşun lâzım gelmediğini gösterir. Çünkü bu bahsedilen cüz’i fâziletler nübüvvetin gereğinden değildir. Başkalarında bulunup da nebîde bulunmaması, onun nübüvvetine noksan vermez. Er kişilerin ve kemâl ehlinin bakışı bu gibi cüz’i fâziletlere değil, ancak ilm-i billah mertebelerindeki önde oluşadır. Onların arzuları bu mertebelerdedir. Onlar kişiyi ilm-i billah mertebelerindeki fazîletleriyle ölçerler. Âlemlerin hâdiselerine ve dünyâ vukûâtlarına hâtırlarını bağlayıp bunlara bağlı olan cüz’i fâziletlere aslâ önem vermezler. Çünkü bunların hepsi vahdet cemâlinin örtüsüdür.

İşte bu îzâhlar ile; “evliyânın sonuncusu bir yönden aşağıdadır ve bir yönden yukarıdadır” sözümüz tahakkuk etti.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi