Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Hattâ muhakkak resûller o ilmi ne zaman görseler, ancak velâyetin sonuncusu mişkâtından görürler. Çünkü risâlet ve nübüvvet, yâni şeriat getiren nübüvvet ve şeriat getiren risâlet kesilmiştir. velâyet ise ebeden kesilmez. Resûller evliyâ olduklarından dolayı bahsettiğimiz ilmi ancak evliyâların sonuncusu mişkâtından görürler. Böyle olunca onların alt mertebesinde olan evliyâ nasıl olur da ondan almazlar? Her ne kadar evliyâların sonuncusu, hükümde resûllerin sonuncusunun şeriat olarak getirdiği şeye tâbî ise de, bu, onun makâmına eksiklik vermez ve bizim uymuş olduğumuz şeye de ters olmaz (18).

Bilinsin ki; velâyet “vâv”ın fethiyle, “hâkim ve tasarruf edici olmak” ma’nâsınadır. Bunun da çeşitleri vardır:
1. İlâhi mutlak velâyettir. Bu velâyet nebîlerin ve evliyâların hepsindeki velâyetleri toplamış ve eşyânın tümünün kendilerine hâs yönlerini ve bütün mevcûtların a’yân-ı sâbitelerini ve hakîkatleri içine alan velâyettir. Ve bu îtibâr ile “Velî” ilâhi isimlerdendir. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: “ve huvel velîyyul hamîd“ yâni “Ve O, Velî’dir, Hamîd’dir” (Şûrâ,42/28).

2. Muhammedî hâs velâyettir. Bu velâyet dahi ilâhi isimlerin ve sıfatların hepsini toplamış olan ve zorunlu ve imkân dâhilindeki hakîkâtlerin hepsinin feyz kaynağı olan ilâhi mertebedir. Buna “son velâyet mişkâtı” derler. Önceki velâyet ile bu velâyet arasındaki fark taayyünden ibârettir. Ve bu velâyet nebîlerin sonuncusunun bâtınıdır ve bu makâm, makâm-ı Muhammed’dir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “asâ en yeb’aseke rabbuke makâmen mahmûdâ” ya’nî “umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a ulaştırır” (İsrâ, 17/79)

Ve evliyâ ve nebîlerin hepsi ilimlerini buradan alırlar. Bundan dolayı nebîlerin hepsinin getîrdikleri şeriatlar, hakîkatte Muhammedî şeriat idi. Bunun için (S.a.v) Efendimiz: “Evvelin ve ahirin ilmi bana tâlim edildi” buyurdular.

Şimdi evliyâ nebîlerin vârisi olduklarından, onlardan her kim ki o husûsiyyetin vârisi ise, ona “Muhammedî” derler. Ve her kim Îsevi velâyetin vârisi ise, ona Îsevî derler; ve İbrâhîmî ve İshâkî ve Ya’kûbî ve Mûsevî ve diğer nebîler (aleyhimü’s-selâm) buna kıyâs olunsun. Hakîkât ehlinin terimlerinde “falan velî falan peygamberin izi veyâ kalbi üzerindedir” denildiğinde bu ma’nâ anlaşılmalıdır; yâni o peygamberde olan ilimler ve tecellîler ve hâller bu velîye o peygamberin vâsıtasıyla “son velâyet mişkâtin”ten oluşur ve ulaşır demektir. Bundan dolayı o velî İbrâhîmî Muhammedî veyâ Mûsevî Muhammedî veyâ Îsevî Muhammedî olur.

Muhammedî velâyette iki çeşittir:
İlki budur ki, mânevî ve sûrî tasarruf arasını birleştirmiştir. Âlemde ma’nâ yönüyle tasarrufu, kutup hakkındaki tasarrufu gibidir; ve sûret yönüyle tasarrufu, sultanlar hakkındaki tasarrufu gibidir. Bu da iki çeşittir:
Birincisi hilâfete yakın olur.
İkincisi hilâfete yakın olmaz.

Muhammedî velâyetin ikinci çeşidi, sûrî ve mânevî tasarruf arasını birleştirmez.
Diğer nebîlerin velâyetinden ibâret olan Muhammedî velâyet, Fütûhât-ı Mekkiyye’de beyân buyurulduğu üzere dört çeşit üzerinedir. Bu dört çeşitten her bir çeşidin bir sonuncusu vardır.

Sûrî ve mânevi tasarruf arasını birleştirip hilâfete yakın olan Muhammedî velâyetten birinci çeşit sonuncu, Ali İbn Ebî Tâlib (Kerremallâhü vecheh ve radıyallâhu anh) Efendimiz hazretleridir. Çünkü Hulefâ-i râşidînin en sonuncusudur. Dedi (A.s.): “el-Hilâfetü ba’dî selâsûne seneten ve kaddemtü bi Âlî” yâni “Benden sonra hilâfet Otuz senedir, Âlî ile sona erer”. Bu sonuncuya “büyük sonuncu” denir.

Sûrî ve mânevi tasarruf arasını birleştirmiş olup hilâfete yakın olan Muhammedî velâyetten ikinci çeşit sonuncu, Mehdî (alâ Nebiyyinâ ve aleyhi’s-selâm) hazretleridir ki; âhir zamanda ortaya çıkar ve ismi Muhammed’dir ve hilkat ve sûrette Resûlullah (s.a.v.) Efendimize benzemektedir; ammâ hulkta onun altındadır. Ondan sonra hiçbir velî sultân olmaz. Bu velâyet onunla mühürlenir ve ona “küçük sonuncu” derler. Nitekim Şeyh-i Ekber. (r.a.) onu Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde beyân buyurmuştur.

Muhammedî velâyetten üçüncü çeşit sonuncu, bu kitâbın sâhibi Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî (r.a.) efendimizdir. Ona “daha küçük sonuncu” derler. Çünkü o sûrî ve mânevi tasarrufun arasını birleştirmiş ve fakat yalnız mânevi tasarrufa sâhip olup, hilâfet yakınlığı olmayan velâyet çeşidinin sonuncusudur.

Muhammedî velâyetten dördüncü çeşit sonuncu, Meryem oğlu Îsâ (alâ Nebiyyinâ ve aleyhi’s-selâm)dır ki, ondan sonra hiçbir velî mevcût olmaz. Yâni genel velâyet onunla mühürlenir. Ona da “daha büyük sonuncu” derler. Ondan sonra bu devr tamâm olup kıyâmet kopar. Yâni varsayılan sûretler kalkar. Ve “en nihayeti huver rücû el bi dâyeti” yâni “sonunda asıllarına dönerler” âşikâr olur. (Şerh-i Bosnevî ile Envâru’r-Rahmân’dan özet olarak alındı).

Bu îzâhlar anlaşıldıktan sonra metnin şerhi böyle olur: peygamberler bahsedilen ilmi her ne zaman görseler, ancak evliyânın sonuncusu mişkâtından görürler. Ve evliyânın sonuncusunun mişkâti Muhammedî hâs velâyettir ve makâm-ı mahmûddur; ve o ilmi oradan velâyetleri yönüyle alırlar, nübüvvetleri yönüyle almazlar. Ve hattâ her bir peygamber nübüvvetini ve şerîatının hükümlerini bile velâyetiyle alır. Çünkü peygamberin iki yönü vardır:

Birisi hálka göre onun kemâlidir ki, bu da âlemlerin hâdiselerine bağlı olan hükümlerin teblîğidir; ve o, bu teblîğ îtibârıyla resûl ve şeriat getirendir ve onun nübüvveti dahi şeriat getirmektir.

Diğeri onun Hakk’a göre olan kemâlidir ki, bu da gaybdan haber verme ve Hakk’ın zâtını ve sıfatlarını ve isimlerini anlatıp bildirmektir. Ve bu haber verme îtibârıyla velîdir; ve nübüvveti de tahkîk yolludur. Ve şeriat getiren risâlet, şeriat getiren nübüvvet hálk edilmişlere bağlantılı olduğu ve hálk edilmişlerde fenâ bulduğu için son bulucudur. Fakat onun velâyet makâmı Hakk’a bağlantılı olduğu ve Hak’ta bâkî bulunduğu için ebeden son bulucu değildir. Ve her bir peygamber velî olduğundan, bu ilmi ebedî olarak kesintiye uğramayan velâyetleriyle, velâyetlerin hepsini kapsamış ve toplamış olan velâyetin sonuncusu mişkâtinden alırlar. Bundan dolayı onların altında olan ve bir peygamberin şerîatına tâbî bulunan evliyânın Hakk’a bağlı olan ilimleri o mişkâtten almaları en iyi yoldur.

Ve evliyânın sonuncusunun, resûllerin sonuncusu tarafından getirilen şerîata tâbî olması makâmın ulviyyetine eksiklik ve noksan vermez. Ve biz bâtınları yönüyle evliyâ olan nebîlerin ve resûllerin ilimlerini onun mişkâtından aldıklarına uyanlardan olmuş idik. Bu hâl bizim şu uymuş olduğumuza da ters olmaz. Çünkü evliyânın sonuncusu, nebîlerin sonuncusunun bâtınıyla taayyün etmiş olan saâdet alâmetleri olan zâttır ki, zâhirde nebîlerin sonuncusunun getirdiği şerîata tâbîdir. Ve kendisi bir kânûn ve şerîat sâhibi değildir. Bu mübârek zâtın cismi ve sûreti her ne kadar Muhammed (s.a.v.) Efendimizin gayrı ise de, bâtını aynıyle Muhammed Mustafâ (s.a.v.) dır.

Ve şehâdet âleminde cismen taayyün etmiş olan hâtemü’l-enbiyâ Muhammed (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) Efendimiz dahi, getirdiği şer’i kanunları ve hükümleri kendi bâtınları olan velâyetin sonuncusundan alırlar idi.

Diğer bir tâbirle söyleyelim: Muhtelif zamanlarda evliyânın sonuncusunun cismi ve sûreti değişir. Fakat ma’nâ yine o ma’nâdır; onda aslâ değişiklik yoktur. Bundan dolayı evliyânın sonuncusu hangi bir zamanda, her hangi bir sûret üzerine olursa olsun, nebîlerin sonuncusunun şerîatına tâbî olmakla berâber, bütün evliyânın ilimlerde feyz kaynağıdır. Nitekim Hz. Mevlânâ Celâleddin (r.a.) efendimiz, kendi nefslerinde haber vererek buyururlar:Beyt: Tercüme:

“Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil’at-pûş

Mustafâ geldi yine cümleniz îmân ediniz.”

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi