Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi nefsini görmekte O senin aynandır ve sen isimlerini ve isimlerinin hükümlerinin açığa çıkışını görmesinde O’nun aynasısın. Oysa O’nun “ayn”ının gayri değildir. Böyle olunca iş, karışık ve belirsiz oldu. Bundan dolayı bizden ilminde câhil ve hayrette olan kimse “İdrâkin idrâkinden acz, idrâktir” dedi. Ve bizden bilen kimse bunun gibi demedi; ve o sözün en yükseğidir. Belki ilim, ona sessiz kalmayı verdi, aczi vermedi. Ve bu, Allâh ile olan ilmin en yükseğidir; ve bu ilim, ancak resûllerin sonuncusu ve evliyânın sonuncusu için oluşmuştur. Ve onu nebîlerden ve resûllerden bir kimse görmez, ancak son resûl mişkâtından görür ve evliyâdan bir kimse görmez, ancak son veli mişkâtından görür (17).

Yâni Hakk’ın vücûdu senin aynandır. Sen kendi nefsini onda müşâhede edersin. Çünkü sen ahadiyyet zâtında gizli, O’nun bir işi idin. Kendi vücûduna olan tecellîsi ile, o işin sûreti onun ilminde peydâ oldu. Ve yine o vücûdun her bir mertebeye olan tenezzülüyle, o ilmi sûretin ile açığa çıktın. Ve şimdi dünyâ âlemindeki hâlîn dahi böyledir ve bundan sonra gideceğin berzah âleminde ve toplanma âleminde ve mîmetler yurdunda dahi yine böylesin.

Eğer sen bu dünyâdaki taayyününe bağlı olan bağıntı ve sıfatlarından, yâni nefsâni sıfatlarından, soyunmuş olsan, Hakk’ın vücûdunda ayn-ı sâbiteni görürsün. Bundan dolayı Hakk’ın vücûdu kendi nefsini görmekte sana ayna olmuş olur.

Ve aynı şekilde sen insan sûretinde taayyün etmiş olduğun için, Hakk’ın isimlerinin hepsine görünme yeri ve o isimlerin hükümlerinin açığa çıkmasına isti’dâdlısın. Çünkü Allah Âdem’i kendi sûreti, yâni sıfatları, üzerine hálk etti. Bundan dolayı Hak işlerinin hepsinin kemâlâtının açığa çıkmasını senin izâfi vücûdunda müşâhede eder. Şu halde senin vücûdun da isimlerini müşâhede etmekte ve isimlerinin hükümlerinin açığa çıkmasında Hakk’ın aynası olmuş olur. Oysa ahadiyyet zâtının bağıntıları ve işleri olan ilâhi isimler, Hakk’ın zâtının gayrı değildir.

Şimdi Hakk’ın vücûdu sana ve senin vücûdun da Hakk’a ayna olmakla vücûd işi birbirine karıştı ve belirsizlik meydana geldi. Nitekim, Hallâc-ı Mansûr Hazretleri buyurur: Beyit:
Tercüme: “Vücûd ayn’ında olan bu “ayn” sen misin, yoksa ben miyim? İkilik ispâtından hem seni ve hem de beni tenzîh ederim.

İşte vücûd işinde oluşan bu karışıklık ve belirsizlikten dolayı Muhammedî vârislerden olan bâzımız, hayrete düşerek ilminde câhil oldu. Ve nitekim Hz. Ebû Bekri’s-Sıddık (r.a.) Efendimiz “İdrâkin sonu, vücûd işini hâl hakîkati üzere idrâk edebilmekten aczini kabûl etmektir” dedi.

Ve bu bir hayrettir ki, ilmin netîcesi olduğu için makbûl ve tercih edilendir . Çünkü hayrete düşen kimseyi, ilmi iki taraftan bir tarafta karâr ettirmez. Ve (S.a.v.) Efendimizin “Yâ Rab, benim sende olan hayretimi arttır!” buyurmaları bu hayret hakkındadır.

Ve aynı şekilde Muhammedî vârislerden olan bâzımız bildi ki, Hakk’ın vücûdu hálk edilmişlere ve hálk edilmişlerin izâfi vücûdları da Hakk’a aynadır. Vücûd işinin böyle olduğunu bildikten sonra bahsedilen sözler gibi bir söz söylemedi ve aczini açığa vurmadı. Belki mârifetinin kemâlinden sessiz kaldı; ve ilmi ona acz getirmedi. Ve bu ilmin sâhibi âlim-i billah olan grubun en yükseğidir. Ve bu ilim asâleten ancak resûllerin sonuncusu ve evliyânın sonuncusu için oluşmuştur. Ve o ilmi nebîlerden ve resûllerden gören, ancak son resûlün mişkâtından müşâhede eder ve evliyâdan gören de, ancak son velinin mişkâtından görür. Burada evliyânın sonuncusundan kasıt, Muhammedî velâyetin sonuncusudur.

Bilinsin ki, yukarıda bahsedilen ve izâh edilen ilim, ancak hakîkat-ı muhammediyye için oluşmuştur. Ve onun dahi zâhirleri ve bâtınları vardır ve gerek zâhir ve gerek bâtını için ahadî, cem’î, kemâlî bir taayyün mevcûttur.

Hakîkat-ı muhammediyyenin zâhiri ilâhi ve kevni bütün hakîkatleri toplamıştır. Bâtını ise, ilâhi bâtınları ve rabbâni vasıfları ihtîva eder. Zâhiri nebîlerin sonuncusunun mişkâtı; bâtını da evliyâların sonuncusunun mişkâtı’dır.

Resûllerin sonuncusunun kendisi, bahsedilen ilmi evliyâların sonuncusu olan kendi bâtınından alır; ve resûllerin hepsi, velâyetleri yönünden, resûllerin sonuncusundan alırlar. Ancak gerek resûllerin sonuncusu ve gerek diğer resûller bu ilmi açığa çıkarmazlar. Çünkü risâlet vasfı men eder. Fakat resûllerin sonuncusunun bâtını, evliyâların sonuncusu sûretinde zâhir olduğu zaman, bu ilmi açığa çıkarır. Nitekim bu Fusûsu’l-Hikem kitâbının yazarı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber ve misk-i ezfer (r.a.), resûllerin sonuncusunun evliyâların sonuncusu sûretinde zâhir olan bâtını olduğundan, son resûlün mişkâtından aldığı bu ilmi açığa çıkarmışlardır.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi