Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve sen bunu tattığın zaman, mahlûk hakkında onun üstünde bir gâye olmayan gâyeyi tattın. Böyle olunca bu derecelerden daha yükseğine çıkmada açgözlülük etme ve nefsini yorma! Bundan daha yükseği aslâ vâki’ değildir ve ondan sonrası ancak sırf yokluktur (16).

Yâni, ey mârifetullah için yâr olmuş olan insan! Bil ki, mutlak vücûd olan Hak, mutlaklık mertebesinde bulundukça hiçbir şeyle taayyün etmiş olmaz. O’nun taayyünü ancak mutlak zâtında mevcût olan zâti bağıntılarıyladır. O zâti bağıntılar ki onun sıfatları ve isimleridir, açığa çıkma talebinde bulundukları için lâtiflerin en lâtifi Hakk’ın vücûdu, onların husûsiyyetleri ve istîdâdları sûretine göre, her bir mertebede taayyün etmiş olarak açığa çıkmıştır. Ve mutlak vücûdun bu taayyünleri zâti işlerinin aynalarıdır. Bundan dolayı mutlak vücûd olan Hak sıfat ve isimler mertebesine tenezzül buyurduğunda, ilk önce ilâhî ilimde peydâ olan ve senin idârecin ve rûhun bulunan hâs isminin sûretidir;bu da senin ayn-ı sâbitendir.

Demek ki, Hak senin hâs Rabbinin sûretine göre ilim mertebesinde taayyün eden olmuştur ve ilk ayna senin ayn-ı sâbitendir. Bundan dolayı Hak sana zâti tecellî ile tecellî buyurduğunda, sen Hakk’ı ancak ayn-ı sâbitenin sûretinde müşâhede edersin; ve bu müşâheden Hakk’ın vücûdunda olan bir müşahededir.

Şimdi eğer sen bu müşâhedede “Hakk’ı gördüm” dersen yalan söylersin. Çünkü Hâk, perdesiz aslı ve hakîkatiyle görülmez. Ve eğer “Hakk’ı görmedim” dersen, bu doğru değildir. Çünkü görülmesi mümkün olduğu kadar ayn-ı sâbitenin aynasında Hakk’ı müşâhede ettin. Nitekim daha önce geçen ayna örneğinde bu esas açıklandı. Çünkü aynada gördüğün sûretin, senin sûretin olduğunu iddiâ etsen bu sözünde sâdık da değilsin, yalan söyleyen de değilsin.

İşte sen bu ilmin bizzât yaşayarak hakîkatini idrâke ulaştığın zaman, öyle bir gâyeye ulaşmış olursun ki, onun üstünde mahlûk için başka bir gâye yoktur. Bu zevk mahlûkun zevkinin son noktasıdır. Bundan dâha yüksek bir dereceye ulaşacağım diye boş yere kendini üzme ve daha yükseğine ulaşmak için açgözlülük etme! Çünkü bundan ötesi sırf yokluktur; ve mutlak zâtta mahv ve helâk olmaktır. Çünkü sen, kesîf taayyünün ile sensin; ve taayyünün ise mutlak vücûda bağlı olan bir îtibârî vücûd olup onun şânı yokluktur. Mertebelerin hepsinin îcâbına göre açığa çıkan taayyünün kalkınca, artık sen, sen değilsin; o senlik yokluk âlemine gider ve mahlûkiyyet talebi de zâil olur. Ve mahlûkıyyet mevcût olmadığı halde, bir mahlûkun Hakk’ı müşâhedesi de söz konusu olamaz.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi