Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Bundan sonra lütûflara dönelim. Şimdi biz deriz ki, muhakkak lütûflar, yâ zâtidir yâhut isimlerdendir. Zâtî olan bahşişlere ve inâyetlere ve lütûflara gelince, o ebeden olmaz, ancak ilâhî tecellîden olur. Ve zâttan olan tecellî dahi ebeden olmaz, ancak kendisine tecellî olunanın istîdâdı sûretiyle olur. Bunun gayrı olarak olmaz (14).

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) daha önce ilâhi lütûfların istek üzerine olan kısımlarını beyân buyurduğu sırada söz, istîdâd bahsine geçmiş ve bu bahse dâir olan sırlar ve hakîkatler lüzûmu kadar beyân edilmiş idi. Şimdi de lütûfların beyânına başlayarak buyururlar:

Lütûflar, ya ulûhiyyet zâtından gelir, buna “zâti lütûflar” derler; veyâhut ilâhi isimlerden gelir, buna da “isimlerin lütûfları” denir. Zâtî olan bahşişlere ve inâyetlere ve lütûflara gelince bunlar, aslâ ve ebeden bir ismin husûsiyyeti olmaksızın, ancak ilâhî tecellîden olur. Bu lütûflar ister ilimler ve hakîkatler gibi rabbânî ve rûhânî olsun; ve ister mal ve rızk ve kadın ve evlât gibi cismânî olsun farketmez. Ve bu ma’rifet ma’rifetlerin en yüksek bir kısmıdır; çünkü kulun zâtı Hakk’ı müşâhedesinde mahv ve helâk olur. Onun görüşünde Hakk’ın zâtından başka hiçbir şey kalmaz; sıfatlar ve fiiller kalır mı? İşte kul bu zaman “Allah” toplayıcı isminin görünme yeri oluşuyla şereflenir ve acz ve hayret, kula bu makâmda hâsıl olur.

Soru: Zâtın, zâtiyyeti yönünden âlemlerden ganî olduğu ve bundan dolayı tecellîden ganî bulunduğu bundan evvel çok kereler beyân edilmiş idi. Şimdi de zâtın tecellîsinden bahsediliyor. Bu ne demektir?

Cevap: Şüphe yoktur ki, zât zâtiyyeti bakımından tecellîden ganîdir. Bundan dolayı mutlak vücûd olan Hak, ahadiyye zâtı sebebiyle tecellî etmez. Onun tecellîsi ancak sıfatlar ve isimler îcâbıdır. Bundan dolayı zâti lütûflar denilince sıfatlar ve isimler mertebesi olan ulûhiyyet zâtının tecellîsi anlaşılmalıdır. İşte bu hakîkâti beyân ederek Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki, zâttan ebeden tecellî olmâz. Çünkü onun için mutlak gınâ sâbittir. Ve daha açıkçası budur ki, farz edelim ahadiyyet zâtında mevcût ve potansiyel olarak mevcût sıfatlar ve isimler bulunmasa, zât, zâtiyyeti üzere kalır ve ondan ebeden tecellî olmaz idi. Fakat onda potansiyel olarak birçok sıfatlar ve isimler bulunduğundan ve onlar istîdâd lisânlarıyla açığa çıkmayı talep ettiklerinden, zât onları nefeslendirip gayb gömleğinden ihrâc etti. Bundan dolayı ulûhiyyet zâtının tecellîsi ancak kendisine tecellî olunan şeyin, istîdâdı sûretiyle oldu. Kendisine tecellî olunanın istîdâdı da açığa çıkmayı talep eden ismin yapılmamış istîdâdıdır.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi