Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Şimdi bu kadarı ile biz deriz ki, muhakkak ilâhi lütûf, ilim ifâdesinde, bu kul için, bu denklik île öne çıktı. Ve buradandır ki, Allah Teâlâ “hatta na’leme” (Muhammed, 47/31) yânî “Tâ ki biz bilelim” buyurur. Ve o, ma’nâsı muhakkak olan bir kelimedir. O kendisine bu meşreb oluşmayan kimsenin vehmettiği şey gibi değildir (12)

Şimdi a’yân-ı sâbite ilâhî ilimde sâbitlik bulduktan sonra, bu a’yân-ı sâbite hakkında oluşanilim, gerek Hak ve gerek kul için, birkaynaktan istifâde edilmiş olduğundan, bizlere Allâh’ın lütfû olarak hâsıl olanbu ilim ile deriz ki, bu kul için Allâh’ın lütfû, a’yân-ı sâbitenin gerek Hakk’a ve gerek kula verdiği ilimdeki bu denklik ile öne çıktı. Yânî Hak ile kul arasında olan ilimdeki denklik, ancak a’yân-ı sâbite sûretlerinin ilâhî ilimde peydâ olmasından sonradır. A’yân-ı sâbite ilâhi vahdet mertebesinde yokluk hâlinde mahv ve helak olmuş iken, Hak’tan başka onların hâllerine kimsenin ilminin ulaşması ihtimâli olmadığından, bu mertebede Hakk’ın ilmi ile denklik mümkün değildir. Çünkü açığa çıkma yoktur; ve kul, Hakk’ın bildirimi veyâ keşfiyle ancâk açığa çıkan şeyi bilebilir. Diğer taraftan kulun vücûdu da yoktur. Mevcût olmayan şeyin tabîdir ki ilmi de olamaz. 

İşte Hakk’ın a’yân-ı sâbiteye olan ilmi, onların sûretlerinden ve hallerinden istifâde etmiş olması mertebesindendir ki, Allah zü’l-Celâl Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ve le nebluvennekum hattâ na’lemel mucâhidîne minküm” (Muhammed, 47/31) Yânî “Biz sizi elbette imtihan ederiz, tâ ki, sizden mücâhid olanları bilelim” buyurur. 

Ve “na’leme” yânî “Biz bilelim” kelimesi, ma’nâsı tahakkuk etmiş olan bir kelimedir. Onun ma’nâsı, meşrebleri hakîkî tevhide müsâit olmayan, kelâmcılar gibi vehmî tenzîh sâhiplerinin vehmettileri gibi değildir. Çünkü bunlar hakîkî vâhidi zâtının gereklerinden tenzîh ederler. Oysa bir şey zâtının gereklerinden tenzîh olunmaz. Onlar Hakk’ın ve hálk edilmişin vücûdlarını bir dîğerinin ayrı zannettikleriiçin, Hakk’ın “Tâ ki biz bilelim” sözünü te’vîl etmeseler, Hak ilminin, ayrı bir yerden alınmış olacağını vehmederler. Halbuki gayr nerededir ki, Hak ilmini oradan almış olsun?

Hak ilmi iki tür’dür

Hak ilmi, biri “zâtî”, diğeri “sıfatlara ait ve isimlere ait” olmak üzere iki tür’dür:

Zâtî ilim: Vahdet mertebesinde, mutlak vücûd olan Hakk’ın kendi zâtına olan ilmidir. Zâti işlerden ibâret bulunan sıfatlar ve isimler zâti vahdetinde mahv ve helâktadır. Bu bağıntılar açığa çıkmasa dahi,mutlak vücûd, yine mutlak vücûddur; ve bağıntıların tümünden ve onların görünme yeri olan âlemlerden ganîdir. “İnnallâhe le ganiyyun anil âlemîn” yâni “Muhakkak ki Allah âlemlerden ganîdir” (Ankebût, 29/6). Bu zâti ilim, icmâlî ilimdir. 

Şimdi, mâdemki bu ilim Hakk’ın kendi zâtına olan ilmidir; ve zât mertebesinde, zâtın zâtlığı üzerine ilâve olarak, onun kendi bağıntılarından ileri gelen izâfi çokluk yoktur; şu halde “bilmek”, “bilen” ve “bilinen” hep birliktedir. Çünkü, bunların hepsi bağıntılardır; ve bağıntılar ise zâtın “ayn”ı olarak toplama makâmındadır. Bundan dolayı zâti ilim, tahakkukta ma’lûmâta bağlı değildir. Bu bilişin evveli yoktur, zât ile berâber olup kadîmdir. 

Örnek: Zeyd dediğimiz zaman, insan fertlerinden bir şahıs düşünürüz. Bu bir şahsın gülme, ağlama, öksürme, söyleme, bilme gibi zâtının birçok bağıntıları ve sıfatları vardır ve bu sıfatların her birinden, gülen, ağlayan, öksüren, söyleyen, bilen gibi birçok işler ve isimler meydana çıkar; ve bunların hepsi Zeyd’in zâtının gereğidir. Bir kimse Zeyd’i bu bağıntılarından ve işlerinden tenzîh etmiş olsa, onun bu tenzîhi doğru birşey olmaz. Çünkü bir kimse zâtının gereğinden tenzîh olunmaz ve bu bağıntılar ve işler, Zeyd’in mevcûdiyyetiyle berâber olup ârızî değildir; ve hepsi Zeyd’in şahsi tekliğinde mahv ve helâktadır. Ve Zeyd, bu bağıntıların içinde bulunan “bilme” bağıntısı ile, kendisinde gülme, ağlama, öksürme, söyleme gibi birçok bağıntılar bulunduğunu bilir. İşte Zeyd’in sâkinlik ve suskunluk hâlinde olan bu ilmi, kendi zâtına olan icmâlî ilimdir. Bu mertebede “ma’lûm”, Zeyd’in kendi zâtı olduğu gibi, bilme ve bilen dahi yine kendidir. Bu ilmin tahakkuku için sonradan oluşmuş bir ma’lûma ihtiyaç yoktur. Yânî Zeyd’in gülmesine, ağlamasına, öksürmesine, söylemesine ihtiyaç yoktur. Zeyd, bu ilminde, bunların açığa çıkmasından ganîdir.

Sıfâtlara ait ve isimlere ait ilim: Hakk’ın vücûdu vahdet mertebesinden vâhidiyyet mertebesine tenezzül buyurduğunda, vahdette mahv ve yok hükmünde ve birlikte olan isimlerin sûretleri ilâhî ilimde açığa çıkıp birbirinden ayrılırlar. Ruhlar ve örnek ve şehâdet mertebelerine tenezzül ettiğinde dahi, o isimler her bir mertebenin îcâbına göre bir taayyün elbisesine bürünerek görünür. Ve her bir işile bir açığa çıkması vardır ve her bir iş her bir mertebede ne sûretle açığa çıkmış ise,o sûretle Hakk’ın ma’lûmu olur. Bundan dolayı bu sıfatlara ve isimlere ait ilim tahakkukta ma’lûmâta bağlıdır. Ve bu ilim, zâtî ilmin ayrıntısıdır; ve taayyünlerin açığa çıkması yönünden zâtî ilme bağlanmış olması îtibârıyla onun gayrıdır; ve her bir iş bir sûretle açığa çıktıkça bu ilim yenilenir. Çünkü potansiyel olarak mevcût olanı bilmek başka, açığa çıkmış olanı bilmek yine bâşkadır.

Örnek: Yukarıdaki örnekte îzâh edildiği üzere Zeyd, kendisinde gülme, ağlama, öksürme, söyleme gibi sıfatlar olduğunu bilir. Fakat bunlar açığa çıkmadıkça Zeyd’in zâtında birlikte ve henüz potansiyeldirler. Ne zamanki Zeyd güler, ağlar, öksürür ve söyler, işte bu açığa çıkma mertebesinde bunların bir dîğerinden ayrı şeyler olduğu görülür ve gülmesinin ve ağlamasının tarzı ve sûreti kendine ma’lûm olur. Ve bu ilim, Zeyd’in zâtî icmâlî ilminin ayrıntısı olur ki, bir bağlanmış ilimden ibârettir ve bu ilim, tabiîdir ki önceki ilmin gayrıdır. Çünkü her ne kadar gülmek ve ağlamak Zeyd’in ma’lûmu idiyse, de, açığa çıktıktan sonra o gülme ve ağlamanın tarzı ve sûreti ona ayrıntılı olarak ma’lûm oldu. Şu kadar ki bu ilim Zeyd’e, Zeyd’in vücûdunun hâricinden gelmedi. Belki bu ilmi Zeyd’in vücûdu ve zâtı, Zeyd’e verdi. Ve Zeyd’in bu ilmi her açığa çıkmada yenilenir. İşte bu îzâhlardan da anlaşıldığı üzere Hâk Teâlâ Hazretlerinin “Ve le neblüvenneküm hattâ na’lemel mucâhidîne minküm (Muhammed, 47/31) Yânî “Biz sizi elbette imtihan ederiz, tâ ki, sizden mücâhid olanları bilelim” sözünü te’vîle mahal yoktur: “Tâ ki biz bilelim” sözünün ma’nâsı tahakkuk etmiştir; sıfatlara ve isimlere ait ilme dâirdir. Çünkü bu his ve şehâdet âleminde her bir görünme yeri,hangi taayyün elbisesine bürünüp açığa çıkmış ise o sûretle Hakk’ın ma’lûmu olur. Bundan dolayı mü’minler, bu dünyâda mücâhede ile vasıflanmadıkça, mücâhid sûretinde açığa çıkıp ve o sûretle de Hakk’ın ma’lûmu olmazlar.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi