Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ve onlar da iki kısım üzerinedir: Ve bunu mücmel olarak bilen onlardan biridir; ve onu ayrıntılı olarak bilen de onlardan diğeridir. Ve onu ayrıntılı olarak bilen mücmel olarak bilenden dah yüksek ve daha tamdır. Çünkü o, kendi hakkında olan Allâh’ın ilmindeki şeyi, ya Allah Teâlâ ona ayn-ı sâbitesinin ilimden Hakk’a verdiği şeyi bildirmekle, veyâhut ona ayn-ı sâbitesinden ve onun üzerine olan sonsuz hallerin geçişlerinden keşf etmekle bilir. O da daha yüksektir. Çünkü onun kendi nefsine olan ilmi, Allâh’ın ilmi derecesinde olur. Çünkü ilmin alınması tek bir kaynaktandır (10).

Yânî kader sırrına vâkıf olan sınıf iki kısım üzerinedir: Bir kısmı Hakk’ın ona ve zâhir ve bâtın hallerine olan ilminin, kendi ayn-ı sâbitesinin gereği üzere olduğunu mücmel olarak bilir ve onun bu icmâl olan ilmi delil ve îmân ile olur. Ve diğer kısmı da bu kader sırrını böyle delil ve îmân ile mücmel olarak değil, belki keşf ve açıklık ile ayrıntılı olarak bilir. Ve kader sırrını ayrıntılı olarak bilen, mücmel olarak bilenden daha yüksek ve daha tâmdır. Çünkü kader sırrını ayrıntılı olarak bilen kimse, kendi hakkında, ilâhî ilimde sâbit olan şeyi bilir. Ve bu biliş dahi iki sûretle olur: 

Ya Hak Teâlâ Hazretleri o kimsenin ayn-ı sâbitesinin ilâhî ilimde ne sûretle ma’lûm olduğunu ona bildirir. Eğer o kimse bir nebî ise bu bildirim, Hak tarafından ona ya melek vâsıtasıyla veyâhut kalbine vahiy ve indirme ile bildirilir. Ve eğer o kimse vâris veli ise, onun ayn-ı sâbitesinin gerektirdiği belirli hallerin nelerden ibâret bulunduğu kalbine ilham olunmakla olur. 

İkinci sûrette, Hak onun ayn-ı sâbitesini ve ayn-ı sâbitesi üzerindeki sonsuz hallerin geçişlerini kendisine açar. Ve bu zât kendi ayn-ı sâbitesinin dünyâda ve âhirette gerektirdiği halleri müşâhede ettiği gibi, bütün a’yân-ı sâbiteyi de müşâhede eder. Çünkü kendisinin ayn-ı sâbitesi Hakk’ın ilminin alındığı kaynaktır. Ve ayn-ı sâbite ise, Hakk’ın vücûdunda Hakk’ın aynıdır. Ve kader sırrını böyle keşf ile bilen, Hakk’ın bildirimi ile bilenden daha yüksektir. Çünkü bu insan-ı kâmil’in kendi nefsine olan ilmi, Allâh’ın ilmi derecesinde olur. Çünkü Hakk’ın ilmi, onun ayn-ı sâbitesinden alınmış olduğu gibi, kendisinin ilmi de yine buradan alınmıştır. Bundan dolayı her iki ilim tek bir kaynaktan ve bir menba’dan olmuş olur. Mesnevî:

Tercüme ve îzâh: Evliyâ’nın tuzağı olan o hayâller, Hudâ bahçesi ay yüzlülerinin yansımasıdır. Yânî evliyâda da birtakım hayâller vardır ve onlar da hayâller tuzağına tutulur. Fakat zannetme ki onların hayâller tuzağı da, nefsâni sıfatlara esir olan kimselerin tutuldukları hayâller tuzağı gibi, suflî âlemden yansıyan birtakım hayâli sûretlerdir. Onlar Hudâ bahçesi, yânî ilâhî ilim ay yüzlülerinin, yânî ayn-ı sâbitelerinin aksidir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi