Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


besmele

Ancak şu kadar vardır ki, kul tarafından o ilim, ayn-ı sâbitesinin hallerinin tümünden onun için öne geçen, Allah’tan bir lütûftur. Onu, bu keşf sâhibi buna, yânî ayn-ı sâbitesinin hallerine, Allah Teâlâ vâkıf kıldığı zaman bilir. Çünkü vücûd sûreti onun üzerine olan ayn-ı sâbitesine Allah Teâlâ onu vâkıf kıldığında bu halde Hakk’ın bu a’yân-ı sâbiteye onların yokluk hâlinde olan bilişine mahlûk sahasında, vâkıf olmak yoktur. Çünkü onlar zâti bağıntılardır. Onlar için sûret yoktur (11).

Yânî gerek Hakk’ın ve gerek kulun ilmi, ayn-ı sâbiteden alınmış olması îtibârıyla her iki ilim de bir kaynaktan ise de, aralarındaki fark budur ki, Hakk’ın a’yân-ı sâbiteye olân ilmi bi-zâtihîdir; ve belki O’nun ilmi aynların bildirimini lüzûmlu kılmıştır. Fakat kulun ilmi Hakk’ın lütfûyla hâsıl olur. Yânî kula göre Hak tarafından onun için öne çıkan bir lütûftur; ve o lütûf dahi, o kulun ayn-ı sâbitesinin bütün hallerindendir, yânî ayn-ı sâbitesinin yapılmamış olan istîdâdının lisânıyla Hak’tan talep ettiği şeydir. 

Hak Teâlâ bir kimseyi, kendi ayn-ı sâbitesinin hallerine vâkıf kılınca, bu keşif sâhibi o lütfû bilir. Bundan dolayı kulun ayn-ı sâbiteye olan ilmi, ilâhî ilimde sâbit olma ve taayyün ettikten sonradır. Oysa Hak, bu a’yân-ı sâbiteye, ilmî taayyünden evvel, yokluk hâlinde iken dahi vâkıftır. Kulun yokluk hâlinde olan â’yân-ı sâbiteye vâkıf olmaya tâkati yoktur. Çünkü yokluk hâlinde sâbit olan ayn’lar, zâti vahdet bağıntılarıdır. Vahdet mertebesinde, Hakk’ın bağıntılarının ilmi vücûdları ve onların henüz sûretleri olmadığından kulun onları bilmesi mümkün değildir. Çünkü bu mertebede Hakk’ın bağıntıları kendi zâtının “ayn”ıdır ve ilim dahi zâti bağıntılardan bir bağıntıdır. Bundan dolayı Hakk’ın ilmi dahi, zâtının “ayn”ıdır. Vahdette mahlûk oluşun îtibâri olması yönünden, mahlûk ilmi dahi söz konusu olamaz.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi