Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Ve Allâh’ın ona ilmi, onun bütün hallerinde, onun vücûdundan evvel, “ayn”ının sâbit oluşu hâlinde üzerinde sâbit olan şey olduğunu; ve Hakk’ın, ancak onun “ayn”ının ilimden Hakk’a verdiği şeyi verdiğini; ve onun da sâbit oluşu hâlinde üzerinde sâbit olduğu şey olduğunu bilen kimse, onlardandır. Böyle olunca Allah’ın ilminin ona nereden hâsıl olduğunu bilir. Ve ehlullah’dan bu sınıfdan yüksek ve keşfi açık bir sınıf yoktur. Bundan dolayı bunlar kader sırrına vâkıftırlar (9).

İkinci kısımdan, yânî istek ile olmayan lütûf sahîplerinden bir sınıf vardır. İşte bu sınıftan bulunan ârif bilir ki, kendisi Hakk’ın işlerinden bir iş olan bir ismin görünme yeridir ve onun dünyâ âlemindeki madde bedeninden evvel, ilâhî ilimde kendisinin ayn-ı sâbitesi sâbit olmuş idi. Ve o ayn-ı sâbite, Hakk’ın bir zâti işi olan ve kendisinin idârecesi ve rûhu bulunan bir ismin sûreti idi. Ve o ismin zâti istîdâdı neden ibâret idiyse, ilâhî ilimde, öylece sâbit olmuş idi.

Ve ayn-ı sâbitesinin sâbit oluşu esnâsında, Hakk’ın ne yön ile ma’lûmu olmuş ise, Hakk’ın ona verdiği şey de, ancak Hakk’ın ilminde hâsıl olan şeyden ibârettir. Ve onun ayn-ı sâbitesinin Hakk’a verdiği şey dahi, kendi isminin istîdâdının gereğidir ki, onun ayn-ı sâbitesi bu istîdâd üzerine sâbitlik bulmuş idi.

İşte bunları bilen kimse, kendi hakkında Allâh’ın ilminin nereden hâsıl olduğunu bilmiş olur. Ve bu ikinci sınıfta bulunan ehlullah arasında bu bahsedilen sınıftan daha yüksek ve keşfi daha açık olan sınıf yoktur. Çünkü bunlar daha önce îzâh edilen kader sırrına vâkıftırlar. Çünkü bilir ki, ezelde ilâhî ilimde ayn-ı sâbitesi ne sûretle Hakk’ın ma’lûmu olmuş ise, Hak hükmünü o sûretle vermiştir. Ve onun ayn-ı sâbitesi zâti işlerden bir iş olan bir ilâhî isimdir; ve o ismin hazînesinde istîdâdının gereği olarak, saklı olan haller ve hükümler nelerden ibâret ise, hayatının her bir bölümünde belirli zamanlarda peyderpey açığa çıkacaktır. Şu halde “Yâ Rab, bana şunu ver, bunu ver!” diye arkası kesilmeyen istekler ile boş yere gönlünü üzmez. O hükümlerin ve hallerin açığa çıkışını bekler ve hazır olur. Ammâ açığa çıkan haller, tabîatına uygun değil imiş, ne yapalım! Görünme yeri olduğu ismin yapılmamış istîdâdının gereği budur. Nefis ve tabîatın tasarrufundan kurtulup, her açığa çıkanı hoş görene aşk olsun!

Şimdi bu konu, Fusûsu’l-Hikem’in hakîkatlerinin ve mârifetlerinin esâsı olduğundan, lâyıkıyla anlaşılması için biraz daha îzâha lüzûm göründü.

İlim ma’lûma tâbîdir
İlim, Hakk’ın sıfatlarından bir sıfattır; ve Hakk’ın sıfâtı, Hakk’ın zâtında mevcût olan birtakım bağıntılardan ibâret olup zâtıyla berâber kadîmdir. Ve her sıfat bir ismin kaynağıdır. Örneğin ilim sıfatından Alîm ve hayattan Hayy ve sem’den Semî ve basardan Basîr ve irâdeden Mürîd ve kelâmdan Mütekellim ve kudretten Kadîr ve Kâdir ve tekvînden Mükevvin isimleri meydana gelir.

Ve her bir isim, zâti işlerden bir iştir. Ve ilâhi isimlerin bütünsellik yönününden sayılması mümkündür; fakat parçalar yönünden bir yere toplanması ve sayılması mümkün değildir; çünkü sonsuzdur. Örneğin Hayy ismi bir bütünsel isimdir; onun altında hareketlendiren, tahsis eden, ayıran, hayat veren, su veren vb. gibi birçok parçasal isimler vardır. Ve bunların her biri âlem sûretlerinden bir sûretin terbiyecisidir; ve o sûret bu ilâhî işin bir âynası olup onda devâmlı olarak o ismin hükümlerinin sûretleri görünür. “Külle yevmin huve fî şe’n” (Rahmân, 55/29) Yânî “Devamlı olarak her ânda Hak bir iştedir.”

Ve bu isimlerin hepsinin isimlendirileni bir olup, hepsi o isimlendirilenin aynıdır; ve isimlendirilen ise Hakk’ın zâtıdır. Bundan dolayı isimler de Hakk’ın zâtıyla berâber kadîmdir. Şu halde Hakk’ın sıfatlarına ve isimlerine olan ilmi, zâtına olan ilmidir. Böyle olunca “ilim” kadîm, “ma’lûm” da kadîm olur. Ve “ilim ma’lûma tâbîdir” denilince, ilk önce ma’lûm sonradan olan(hâdis) olur,daha sonra ilim de ona bağlanır, ma’nâsı anlaşılmamalıdır. Ma’lûmun ilme önceliği, zamânsal öncelik değil, ancak akli önceliktir.

Örneğin “Falan kimse bildi” denilse, akıl, “Neyi bildi?” diye sorar. Demek ki akıl, ma’lûmu ilmin önüne geçiriyor. İşte aklen, ilk önce “ma’lûm” ve sonra da ona bağlanacak olân “ilim” mevcût olması lâzım geldiği için, ilim ma’lûma tâbi’ olmuş olur. Ve ma’lûm olmayan şey istenemeyeceğinden, irâde de ilme tâbi’ olur. Ve irâde olunmayan şey hakkında, kudret sarfetmeye mahal olmayacağından, kudret de irâdeye tâbi’dir.

Bu mârifetlerin bizzât hakîkatini yaşayarak idrakine ulaştıktan sonra anlarsın ki sen, sana verdin; ve sen, senden aldın. Şu kadar ki bu alışveriş Hakk’ın vücûdunda ve Hakk’ın vücûduyla olmuş ve olagelmekte bulunmuştur. Bu âlemde durmaksızın her ânda, eline geçen her bir metâ’ ister tabîatına uygun gelsin ister gelmesin, hep senin hazînendeki metâ’dır. Boş yere kimseyi kötüleme!

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi