Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 

Ve kuldan olan istîdâd a sâhibinin şuûru yoktur; ve hâle şuûru vardır. Çünkü sevkedeni bilir, o da hâldir. Böyle olunca istîdâd, isteğin en derini ve gizlisidir. Ve bunları, ancak Allâh’ın kendileri hakkında kazâsının önde olduğuna ilimleri, istekten meneder. Bundan dolayı onlar, Hak’tan ulaşan şeyin kabûlü için mahallerini hazırladılar ve nefslerinden ve gâyelerinden vazgeçtiler (8).

Yânî söz lisânı ile olmayıp, istîdâd lisânı ile olan istekte, kulun istîdâdına vâkıf oluşu olmaz. Çünkü derin ve gizlidir. Oysa hâl lisânı ile olan talebine sâhibi vâkıftır. Çünkü hâlin sâhibi, sevkeden şeyi bilir ve sevkeden şey de hâlin kendisidir. Örneğin aç olan kimse tokluğu ister ve açlık bir hâldir ki, bunu ancak sâhibi bilir. Çünkü yanında bulunan kimseler, bir adamın açlığını veyâ tokluğunu bilmezler. Fakat söz lisânı ile olan isteği, başkaları da işitip bilir.

İsti’dâd lisânı ile olan isteğe gelince, bu hepsinden daha derin ve gizlidir; çünkü aç olan kimse istîdâd lisânı ile Hak’tan ne tür ve ne kadar rızk talep etmiş olduğunu bilmez. Şu halde söz lisânı ile bir kimse “Yâ Rab, karnım aç bana rızık ver!” dese, bu isteği kendisi ve başkaları bildiği için, gâyet açık bir talep olur. Fakat aç olan bir kimse, söz ile böyle bir talepte bulunmasa, hâl ile tokluğu tâlep eder ve hâl lisânı ile olan talebine sâhibi vâkıf olur ise de başkaları vâkıf olmaz ve istîdâd lisânı ile olan isteğine ne kendi ve ne de başkaları vâkıf değildir; çünkü pek gizlidir.

Ve ikinci kısımdan olan talepsiz lütûfların sâhiplerî, ilâhî ilimde kendilerinin ayn’ları ne yön ile sâbit oldu ise, hálkedilen vücûdda, yânî dünyâ âleminde de öylece açığa çıkmalarında ilâhî kazânın öne çıktığını bildikleri için, onların ancak bu bilişleri, kendilerini istekten meneder. Bundan dolayı onlar Hak’tan hiçbir şey talep etmeyip, kendi hâs isimlerinin hazînesinde saklı olan hallerin açığa çıkmasını bekleyerek, gelecek hükümleri kabûl etmek üzere mahallerini, yânî hallerin ve hükümlerin ulaştığı yer olan kalblerini, hazırladılar ve Hakk’ın vücûdunun müşâhedesinde nefislerinin müşâhedesinden ve Rab’lerinin irâdesinin hükmünün yürümesinde gâyelerinin talebinden vazgeçtiler. Beyit:

Tercüme: “Sen, kulluğu dilenciler gibi, ücret şartıyla yerine getirme; çünkü efendi, kul-perverlik hâllerini bilir.”

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi