Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Ve ikinci kısma gelince, o da bizim “bâzısı da isteme ile olmaz” sözümüzdür. Bundan dolayı isteme ile olmayandır. Şimdi, isteme ile benim kastım ancak onunla telaffuzdur. Çünkü işin aslında, ya söz ile, ya hâl ile veyâhut istîdâd ile istemek lâzımdır (6).

Hz. Şeyh (r.a.) daha önce lütûfları, Hakk’a göre “zâtî” ve “isimlere ait” kısımlarına ve hálk edilmişlere göre de “isteme ile” ve “istemesiz” ulaşan lütûflara taksîm buyurmuş ve istemesiz olan lütûfları beyân ederek, daha önce “Lütûflardan bâzısı da istemek ile olmaz; gerek zâti lütûflar olsun ve gerek isimlerin lütûfları olsun eşittir” demiş idi. İsteme ile olan ve ilk kısımdan olan lütûfları îzâh buyurduktan sonra, şimdi de istemesiz olan ve ikinci kısımdan olan lütûfları îzâh ederek buyururlar ki: İstek ile gerçekleşmeyen lütûflar demekten kastım, ancak Hak’tan istenen şeyin dil ile telaffuz olunmasıdır. Yânî “Yâ Rab, bana şunu ver, bunu ver!” gibi sözlü istek ile ulaşmayan lütûflardır. Ve bu sözlü istek, hâl ve istîdâd ile olan istekler olarak anlaşılmamak için tedbir kaydıdır. Çünkü istek mutlakâ bu üç sûretten biriyle olur.

Söz lisânı ile istek: “Yâ Rab fakîrim bana zenginlik ihsân eyle!” demek gibidir.

Hâl lisânı ile istek: Aç ve susuz olan kimse gibidir ki, açlığıyla tokluğu ve susamışlığıyla suya kanmayı ister. Bundan dolayı açlık, tokluğun istenmesine sebep olan bir haldir; ve hâl ise, istemeye sebep olan şeydir.

İsti’dâd lisânı ile istek: Bu da iki kısımdır. Birisi yapılmış olan cüzi istîdâdın lisânıyla ve diğeri yapılmamış olan küllî istîdâdının lisânıyla olur.

Cüz’i istîdâd lisânıyla istek: Yeni doğan bir çocuğun senelerin geçmesiyle bünyesi gelişerek yürümeye, konuşmaya kâbiliyyet gelmesiyle, yapılmış ve sonradan meydana gelmiş olan bu cüz’i istîdâdın lisânıyla Hak’tan yürüme ve konuşma istemesi; ve aynı şekilde bir fidanın büyüyüp gelişerek meyve vermek kâbiliyetine sahip bir ağaç olduktan sonra mevsiminde meyvesinin meydana gelmesini istemesi gibidir. Bu lütûflarda geciktirme yoktur, kâbiliyyetin oluşmasını tâkiben meydana gelir.

Küllî istîdâd lisânıyla istek: İlâhî ilimde sâbitlik bulan a’yân-ı sâbitenin Hak’tan hâricî vücûdu ve her bir ayn-ı sâbitenin kendi idârecisi ve rûhu ve rabb-i hâssı olan ilâhî isim hazînesinde saklı bulunan kemâlâtın açığa çıkmasını istemesidir; ve bu lütûflar da geciktirilmez. Çünkü, isimler ilâhi işlerdir; ve işler, zâtın gereğidir ve a’yân-ı sâbite ise isimlerin sûretleridir; ve bu isimler hazînelerinde saklı olan kemâlât dahi, onların istîdâdlarıdır ve var olan görünme yerleri ise, a’yân-ı sâbitenin sûretleridir.

Şimdi bir şey Hak’tan söz lisânı ile istenildiği zaman, eğer hâl ve istîdâd lisânına uygun olursa, icâbet derhal gerçekleşir; ve eğer uygun olmazsa, geciktirilir. Ve hâl lisânı ve istîdâd lisânı bir şeyi istediği zaman, söz lisânı olmaksızın o şey ihsân olunur ve o şeyin istek olunmaksızın verildiğini zannederler. Oysa iş böyle değildir. “Ağlamayan çocuğa meme vermezler” atasözü meşhûrdur. Bundan dolayı bâzı duâlarda “Ey istemeden önce ihsân veren!” diye söylenmesi, ancak söz ile isteği kapsar.

Şimdi her lütûf karşılığında bir hamd lâzım geldiğine ve istemesiz olan mutlak lütûflar da mutlak hamd’a karşılık olduğundan dolayı, Cenâb-ı Şeyh (r.a.) mutlak lütûfla mutlak hamd’i kıyaslayarak buyururlar ki:

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi