Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Ve istenen şeyde çabukluk ve gecikme, Allah indinde onun için belirli olan kaderden dolayıdır. Şimdi istek, vakte uygun olduğunda, icâbet ile çabucak olunur ve zaman, yâ dünyâda veyâ âhirette geciktiğinde icâbet, yânî istenen şey, gecikir; yoksa Allah’dan lebbeyk ile olan icâbet te’hîr edilmez. Şimdi bunu anla! (5).

Yânî Hak’tan talep edilen şeyin çabuk açığa çıkması veyâ geç kalması, duâ eden kimse için Allah indinde belirli olan kadere dayanmaktadır. Bundan dolayı kul Hak’tan bir şey istediği zaman, eğer bu duâsı belirlenmiş vakte uygun olursa, derhal fiilen lebbeyk ile icâbet olunur. Ve eğer belirlenmiş vakte uygun olmayıp da, Allah indinde bilinen ayn-ı sâbitesinin istîdâdı gereğince, ya dünyâda vakti gelince açığa çıkmayı veyâhut âhirette icâbeti gerektirse, Hak târafından derhal lebbeyk ile icâbet olunmakla berâber, fiilen icâbet gecikir.
Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: “Gerçekte kul, Rabb’ine duâ ettiği zaman, Allah Teâlâ Hazretleri, ey benim kulum lebbeyk, buyurur.” Bundan dolayı kulun istîdâdı, isteğine uygun olmadığı için icâbet fiilen te’hîr edilmekle berâber Hak, istenilen şeyin ya dünyâda veyâ âhirette vakti gelince verilmesi üzere; lebbeyk ile icâbet eder. Böyle olunca aslında her bir duâ icâbet olunmuştur. Fakat çabukluğu ve gecikmesi kadere bağlıdır. Bu sırra vâkıf olmayan kimseler zannederler ki, Hak bâzı kullarına istediği şeyi verir ve bâzısına vermez. Oysa iş böyle değildir. İlâhi lütûflar, a’yân-ı sâbitenin Hakk’a verdiği mâlûmât üzerine ulaşan ilâhî kazâ ve kadere tâbîdir. Ve kazâ ve kader ise hikmetine dayanmaktadır. Örneğin herkes Hak’tan zenginlik ister; oysa bu istek, kulların hepsinin istîdâdlarına uygun değildir. Ve Hak istîdâdlara uygun olmayan lütûfları, farz edelim kullarına esirgemese, âlem düzeni bozulur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı” (Şûra, 42/27). Yânî “Eğer Allah Teâlâ Hazretleri rızkı kullarına genişletse yeryüzünde fesât ederlerdi”.

Örnek: Kerîm olan bir pâdişâha farz edelim birkaç kişi mürâcaat ederek sadrâzamlık makâmını isteseler; pâdişah ilk önce onların bu makâmı ve ihsânı kabûle istîdâdları olup olmadığına bakar ve içlerinde hangisinin istîdâdı isteğine uygun ise, bu makâmı ona verir. Ve bundan dolayı onun isteğine fiilen icâbet etmiş olur. Diğerlerinin istekleri, istîdâdlarına uygun olmadığı için, bu makâma gerekli olan bilgilerin öğrenilmesi için onları birer uygun me’mûriyetlere ta’yîn eder. Bu da “Pekâlâ, sizin isteklerinizi de vakti gelince yerine getireyim” demek olur ki; pâdişâhın lütûflarının fiilen te’hîri ve lebbeyk ile icâbetidir.

Şimdi sâlih kalpler ilâhî ilimde belirli olan icâbet vaktini, ilhâma veyâ o sırada aklına gelen Kur’ân âyetlerine veyâhut diğer oluşan işâretlere dayanak hissederek Hakk’a ihtiyacını arz eder ve o ihtiyacı derhal kazâ olunur. Bunu görenler, filân kimse duasına icâbet edilendir, derler. Ve o zâtlar, bu belirli zamanten sonra isteğin uygun olmadığını hissederlerse, Hakk’a duâ etmezler. Ve bu halde de hálk onun hakkında derler ki: “Eğer Hakk’a duâ edeydi, kabûl olurdu, fakat etmedi”. İşte bu sırra vâkıf olanlar ile olmayanların farkı budur.
Diğer taraftan Hakk’ın lebbeyk ile icâbet edip, fiilen icâbeti te’hîr buyurması, mahbûbiyyet sırrına delildir ve bu mahbûbiyyet ezelî olup, ayn-ı sâbitesinin istîdâdı gereğindendir. Bundan dolayı ilâhi mahbûblar, bu şehâdet âleminde Hak’tan bir şey talep ettikleri zaman, onların duâda ısrarları Hakk’a hoş geldiği ve Hak onların kendisinden bir şeyle perdeli olmalarını istemediği için o istenen şeyi vermez; belirli bir vakte erteler ki, onun hakkında hayırlı olan ancak budur. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Ma’nevî’lerinin altıncı cildinde bu hâli başka bir örnek ile anlatır ve îzâh buyururlar.

Tercüme: “Mahbûb dostun önüne biri ihtiyâr ve çirkin ve diğeri güzel olarak iki kişi gelip her ikisi de ekmek istedikleri zaman, o mahbûb dost çabucak un getirip o ihtiyara “Al!” der. Oysa ona boyu ve yanağı hoş gelen diğerine, ekmeği bile vermeyip, belki te’hîre düşürür. Ona der ki: “Biraz rahatça otur, çünkü evde tâze ekmek pişiriyorlar:” O güzel olan kimseye zahmetten sonra sıcak ekmek eriştikde, o mahbûb dost ona “Otur ki, tatlı gelir” der. İşte Hakk’ın kendi mahbûblarıyla olan muâmelesi böyledir.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi