Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 

Ve söz lisânı ile isteyenler iki sınıftır: Bir sınıfı istemeye tabîatındaki acelecilik sevketti. Çünkü insan çok aceleci bir mahlûktur. Ve diğer sınıfı da istemeye ilmi sevketti. Çünkü bildi ki Allah indinde, ilim olarak öne geçen işler olur. Ona ancak istekten sonra nâil olunur. Şimdi der ki, umulur ki, Hak’tan istediğimiz şey bu sınıftan olsun. Böyle olunca onun isteği, mümkün olabilecek şeyden üzerinde bulunduğu şey için tedbirdir. Ve halbuki Allah’ın ilminde olan şey ve onun istîdâdının kabûlde verdiği şey bilinmez. Çünkü her zaman kişide, o anda kişinin istîdâdına vâkıf olmak, mâlûmâtın anlaşılması en güç olanındandır. Ve eğer istîdâd, istemeyi vermeseydi, istemezdi (3).

Yânî Allâh’ın lütûflarını, ihsanlarını söz lisânı ile isteyenler iki sınıftır. Bir sınıfını bu lütûfları Hak’tan istemeye sevkeden şey tabîatından gelen aceleciliktir. Çünkü acele etmek insanın şânındandır; o çok aceleci olarak hálk olunmuştur. Vakti gelmeden önce kemâle ulaşmayı ister. Söz lisânı ile isteyenlerden bu sınıf, bilmezler ki, istedikleri lütûfları, ilâhî ilimde ayn-ı sâbitelerinin istîdâd lisânı ile olan istekleri üzerine Hak hükmetmiş midir; ve kendilerinin hangi zamanda, hangi şeye isti’dâdları vardır? İşte bir sınıfın isteği böyle cehâlet üzerine olur.

Diğer sınıfı istemeye sevkeden şey ise, onun ilmidir. Çünkü bu sınıf genel olarak bilirler ki, Allah’ın indinde ilâhî ilim olarak öne geçmiş olan birtakım işler vardır; ve o işlere ancak istekten sonra nâil olunur. Yânî birtakım ilâhi lütûflar vardır ki, onların açığa çıkması, ilâhî ilimde isteme şartına bağlı kılınmıştır. Bundan dolayı isteme olmadıkça açığa çıkmaz. Bunun için bu sınıf, Hak Teâlâ hazretlerinden bizim istediğimiz şey belki bu sınıftandır, deyip gerçekleşme imkânı, ilâhî ilimde istemeye bağlı olduğu düşüncesiyle o şeyi her ihtimâle karşı Hak’tan ister. Ancak bu istekle berâber, o şey ilâhî ilimde sâbit olmuş mudur; ve onun ayn-ı sâbitesinin istîdâdı bu istediği şeyi ezelde, Hak üzerine hükmetmiş midir; ve bundan dolayı ilâhî ilimde sâbit olan şey, zâhirde beklediğine uygun mudur, bunları bilmez. Çünkü a’yan-ı sâbite Hakk’a ne sûretle ilim vermişler ise, o sûretle Hakk’ın ma’lûmu olurlar ve Hakk’a, bizim hakkımızda böyle hükmet diye, Hak üzerine ne yön ile hükmetmişler ise, Hakk’ın onlar hakkındaki hükmü de ona göredir. Çünkü hâkim hükmettiği şeyde üzerine hüküm verilendir. Bu bahsin ayrıntıları Üzeyr Fassı’nda anlatılmıştır. 

İşte söz lisânı ile isteyen ayn-ı sâbitesi Hak ilminde ne sûretle ma’lûm olduğunu bilmediği için, istediğim şey belki ilâhî ilimde sâbit olmuş bir şeydir, deyip her ihtimâle karşı ister. Fakat bunun sâbit olup olmadığını bilmez. Çünkü her bir zamanda, her bir şahsın istîdâdına vâkıf olmak husûsu anlaşılması çok güç ve en derin ve gizli mâlûmât cinsindendir. Bundan dolayı her bir kişi, her ânda olan istîdâdını bilmez ki, o dakîkada istîdâdlı olduğu şeyi hemen Hak’tan istesin de, o şey de derhal oluversin. İşte bunu bilmediği için, belki isteğim kabûl edilir diye, istîdâdlı olduğunu zannettiği şeyi Hak’tan ister. Bu sebeble onun istediği şeylerin bâzısı olur, bâzısı olmaz.Fakat şurası dikkâte değerdir ki, insan genel sûrette kabûlüne istîdâdlı olduğu şeyi idrâk edebilir. Meselâ bir kimse tıp veyâ matematik öğrenimine başlar. Az mesâî ile çok mâlûmât elde ettiğini ve o ilmin meselelerini anlamakta aslâ güçlük çekmediğini görür. Bundan anlar ki, o ilmin oluşmasına kendisinde istîdâd vardır. İşte bu genel olarak istîdâdına vâkıf oluştur ki, buna “kazâ” derler. Fâkat onun zamanlardan hangi zamanda ne miktar oluşacağını, yânî kazânın ayrıntılanması olan “kader”i bilmez. Meğer ki Hak bunların bâzısına kendini haberli kılsın. Ve bunların hepsine haberli olmak ilâhî ilimde olan şeye haberli olmaktır ki, bu da Hakk’a mahsûstur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:  “ve mâ tedrî nefsun mâzâ teksibu gadâ”(Lokman; 31/34).Yânî: “Bir nefis; yarın ne kazanacağını bilmez”.

Şimdi kul her ne kadar istîdâdını bilmez ise de, eğer istîdâd, isteyene istekte bulunmayı vermeseydi, ondan istek çıkmazdı. Çünkü kul üzerinde her anda geçerli olan haller, onun istîdâdından ileri gelmektedir. Ve kulun isteği dahi, üzerinde geçerli olan hallerden bir haldir. Bundan dolayı kulun isteği de, onun istîdâdından ileri gelen bir durum olur. Şu halde isteyen Hak’tan bir şey istediğinde, onun o isteği, istediği şeydeki istîdâdına delil olur ve işte o istîdâd, istekte bulunmaya sebep olmuştur. Fakat kul, her zaman kendisinde, yâni herhangi bir an da, istîdâdının ne şeyi gerektirdiğini bilmez. Eğer bilse idi istekte bulunmasını tâkiben o şey meydana gelir idi.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi