Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 

Bilinsin ki, varlıkta kulların elleri üzere ve onların ellerinin gayrı üzere olan zâhir lütûflar ve ihsanlar iki kısım üzerinedir: Onlardan biri zâti lütûflar, diğeri isimlerin lütûflarıdır; ve zevk ehli indinde bir diğerinden farklı olur (1).

Yânî öğretmen vâsıtasıyla öğrencide oluşan herhangi bir ilim ve şeyh ve melekler ve nebîlerin ve evliyânın rûhları vâsıtalarıyla mürîdde oluşan rabbâni mârifetler gibi, kulların elleri vâsıtasıyla ve bir öğretmenin öğretmesine ve şeyhin irşâdına muhtâç olmaksızın Hakk tâlibine bâtın tarafından hâsıl olan ilim gibi, kulların elleri aracı olmaksızın hâricî vücûdda olan Allah’ın lütûfları ve ihsanları iki kısımdır: Biri “zâti lütûflar”, diğeri “isimlerin lütûfları”dır.

Bilinsin ki, mutlak vücûd olan Hakk ahad olan zâtı sebebiyle, lütûf ve ihsân etmez. Çünkü lütûf sıfatların ve isimlerin gereğidir. Bu mertebede ise Hak bütün sıfatlar ve isimler ile açığa çıkmaktan ganîdir. Ve O’nun bütün sıfatları ve isimleri ahadiyyet zâtında mevcût ve helâk olmuştur. Bunlar açığa çıkmasa da, mutlak zâtı, yine mutlak zâttır. Ne zaman ki zâtında mahv ve helâk olmuş olan bu sıfatlar ve isimler açığa çıkmak isterler, Hak kendi zâtına, yine kendi zâtında tecellî etmekle, onların ilmi sûretleri Hakk’ın zâtında peydâ olur. Buna “akdes feyz” derler. Ve Hakk’ın bu tecellîsi ile “ilim mertebe”sine tenezzülü isimler ve sıfatlar mertebesi, vahdet ve ulûhiyyet mertebesidir.

Ondan sonra Hakk zâtının her bir mertebeye tenezzülü, bu ilim mertebesinde oluşan isimlerinin sûreti üzerine olur. Bundan dolayı hâricî vücûdda, yânî şimdi bizim içinde bulunduğumuz şehâdet mertebesinde ve dünyâ âleminde bu vücûdlarımızda oluşan lütûflar, isimlerin lütûflarıdır. Ve bu isimlerin lütûfları, zâti lütûflarda mevcûttur. Çünkü Hakk’ın zâtı, ilminde peydâ olan isimlerin sûretlerine, nefes-i rahmânîsiyle yayılmak, yânî letâfet mertebesinden kesâfet mertebesine tenezzül etmek sûretiyle vücûd verdi. Ve onların istîdâdları ve kâbiliyetleri neden ibâret ise, ona göre lütûf ve ihsan etti. Bundan dolayı bu lütûflar, vahdet ve ulûhiyyet zâtından meydana çıktı. Bu sûrette zâti lütûflar ve zâti tecellîler dedikleri ulûhiyyet zâtının tecellîsi olur.

Şimdi insan-ı kâmil, “Allah” toplayıcı isminin görünme yeri olması îtibârıyla, varlık âleminde Hakk’ın zâtî tecellîsi özel olarak ona olur. Ve o saâdet sofrası zât mevcûtların tümünün a’yân-ı sâbiteleri gereğince, kendilerine ulaşması gereken lütûfları ve ilâhi ihsanları, halîfe oluşu ve vekil oluşu sebebiyle, onlara dağıtır. Varlık âleminde gerçekleşen bu isimlerin tecellîlerine “mukaddes feyz” derler. İşte bu iki kısım lütûf, zevk sâhipleri indinde bir dîğerinden farklı olur.

 

Fusûsu’l Hikem-Muhiddîn İbnü’l Arabî

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi