Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 

Ondan sonra Allah Teâlâ, onda emânet bıraktığı şeye onu vâkıf eyledi.Ve bunu kendisinin iki kabzasında kıldı. Bir kabzada âlem ve diğer kabzada Âdem ve evlâdı ve onda onların mertebeleri var idi. Ne zaman ki Allah Teâlâ, bu büyükbabamızda emânet bıraktığı şeye, sırrımda beni vâkıf kıldı; bu kitapta, ondan bana belirtilen şeyi söyledim, yoksa ona vâkıf olduğum şeyi değil.

Çünkü buna, ne kitap ne de şu an mevcût olan âlem kapsam olmaz. Şimdi bu kitapta emânet ettiğimiz şey, müşâhede ettiğim şeydendir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) Âdem Kelimesinde mevcût olan ilâhi hikmeti bana belirtti. O da, bu bölümdür. Daha sonra Şîs Kelimesinde mevcût olan nefesiyye hikmeti, daha sonra Nûh Kelimesinde mevcût olan subbûhiyye hikmeti, daha sonra İdrîs Kelimesinde mevcût olan kuddûsiyye hikmeti,

daha sonra İbrâhim Kelimesinde mevcût olan müheyyemiyye hikmeti, 

daha sonra İshâk Kelimesinde mevcût olan hakkıyye hikmeti, 

daha sonra İsmâîl Kelimesinde mevcût olan aliyye hikmeti,

daha sonra Ya’kûb Kelimesinde mevcût olan rûhiyye hikmeti,

daha sonra Yûsuf Kelimesinde mevcût olan nûriyye hikmeti,

daha sonra Hûd Kelimesinde mevcût olan ahadiyye hikmeti,

daha sonra Sâlih Kelimesinde mevcût olan fütûhiyye hikmeti,

daha sonra Şuayb Kelimesinde mevcût olan kalbiyye hikmeti,

daha sonra Lût Kelimesinde mevcût olan melkiyye hikmeti,

daha sonra Uzeyr Kelimesinde mevcût olan kaderiyye hikmeti, 

daha sonra Îsâ Kelimesinde mevcût olan nebeviyye hikmeti,

daha sonra Süleymân Kelimesinde mevcût olan rahmâniyye hikmeti,

 daha sonra Dâvûd Kelimesinde mevcût olan vücûdiyye hikmeti,

 daha sonra Yûnus Kelimesinde mevcût olan nefsiyye hikmeti, 

daha sonra Eyyûb Kelimesinde mevcût olan gaybiyye hikmeti, 

daha sonra Yahyâ Kelimesinde mevcût olan celâliyye hikmeti,

daha sonra İlyâs Kelimesinde mevcût olan înâsiyye hikmeti, 

daha sonra Lokmân Kelimesinde mevcût olan ihsâniyye hikmeti,

daha sonra Hârûn Kelimesinde mevcût olan imâmiyye hikmeti,

daha sonra Mûsâ Kelimesinde mevcût olan ulviyye hikmeti,

daha sonra Hâlid Kelimesinde mevcût olan samediyye hikmeti, 

daha sonra Muhammed Kelimesinde mevcût olan ferdiyye hikmetidir (23).

 

Yâni Hak Teâlâ Hazretleri, Âdem’e emânet bıraktığı şeyi göstermek sûretiyle, o şeye vâkıf kıldı ve göstererek vâkıf kıldığı bu şeyi, iki kabzasında ona gösterdi. O iki kabzadan birisi, kâbiliyyet sıfâtı sâhibi olan sol kabzadır ki, onda âlem var idi. Ve diğer kabza da fiili sıfatlar sâhibi olan sağ kabzâdır ki, onda Âdem ve evlâdı ve evlâdının mertebeleri görülür idi.

Ne zaman ki Allah Teâlâ, bu büyükbabamız olan Âdem’de emânet bıraktığı şeye beni sırrımda vâkıf kıldı ve onun kâmil olan evlâdının ilâhi toplayıcı sûretlerini ayrıntılı olarak müşâhede ettirdi; bu kitapta sırrımda gerçekleşen müşahadelerimden bana belirtilen şeyi söyledim. Çünkü sırrımda nebîlerin hepsinin hakîkatlerini müşâhede ettiğimde, nebîlerin (zevklerini) bizzât yaşam hakîkatlerini Muhammedî (zevk) yaşam hakîkatleri çerçevesinde meydana çıkarmak ve bu kitapta beyân etmek için, (S.a.v.) Efendimiz tarafından bana bir sınır belirlendi.

Bundan dolayı ben bu kitapta bana belirlenen sınırı geçmedim. Ve sırrımda gerçekleşen müşâhedelerimin hepsini yazmadım. Zâten müşâhede ettiğim sırlar ve zevkler, ne bu kitaba ve ne de şu ân mevcût olan âleme sığmaz. Çünkü bir sonsuz deniz olan zevkler ve ma’nâlar sûret elbiselerine sığmaz.Nitekim Hakîm-i Senâî hazretleri buyurur: Beyt:

Tercüme: “Söylediğimden rücû’ ettim. Çünkü sözde ma’nâ ve ma’nâda söz yoktur.”

İşte bu kitapta emânet ettiğim şey dahi, sırrımda müşâhede ederek vâkıf olduğum zevkler ve mârifetlerdendir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, Âdem kelimesinde mevcût olan “ilâhi hikmeti” bana belirtti, o da bu bölümdür. Bundan dolayı ilâhi hikmetlerden sırrımda vâkıf olduğum şeyi bana belirtilen yönüyle yazdım.

Ondan sonra sırasıyla her birinin (zevkleri)bizzât yaşam hakîkatleri, bu mübârek kitâbın birer bölümü olarak anlatılmak istenen her bir fassta beyân olunmuştur. Her bir kelimenin bir hikmete tahsis edilme sebebi, her fassın başlangıcında ön bilgi olarak gösterilmiş olduğundan burada ayrıca beyânına lüzûm görülmemiştir.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi