Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Şimdi muhakkak sen, Âdemin bedenî oluşumunun hikmetini bildin;ben onun zâhirî sûretini kastederim. Ve muhakkak Âdemin rûhî oluşumunu da bildin, ben onun bâtınî sûretini kastederim. Bundan dolayı o Hak ve hálktır. Ve onun derecesini de bildin. O da onunla halîfe olmaya hak kazandığı toplayıcılıktır. Böyle olunca Âdem, kendisinden bu insan türü hálk olunan tek bir nefstir.

O da Hak Teâlâ`nın sözüdür: “Ey insânlar, sizi tek bir nefsten hálk eden ve ondan onun eşini ve her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabb’inizden sakının!”(Nisâ, 4/1). Şimdi “ittekû rabbekum” yâni “Rabb’inizden sakının” sözü, sizden açığa çıkan şeyi Rabb’inize koruma yapın. Ve sizden bâtın olan şeyi ki, o sizin Rabb’inizdir, kendinize koruma yapın, demektir. Çünkü iş, kötüleme ve övmedir. Bundan dolayı siz, kötülemede koruyucu olun ve onu övmede kendinize koruyucu edin ki, âlimlerin edeb sahibi olanlarından olasınız. (22)

Yâni sen daha önceki izâhlardan, Âdem’in cesedi olan zâhirî sûretinin âlem hakîkatlerinden ve onun sûretlerinden inşâ olunduğunu ve bunun hikmetinin de, Âdem’in âlemde halîfe olarak kabûl edilerek bu halîfenin, âlemin muhtâç olduğu şeyin hepsi ile kâim olması lâzım gelmesinden ibâret bulunduğunu bildin. Ve aynı şekilde Âdem’in rûhu olan bâtınî sûretini de Hak Teâlâ hazretlerinin kendi sûreti üzere inşâ edip onun işiteni ve göreni olduğunu bildin.

Ve aynı şekilde Âdem’in halîfe olmasından ibâret olan derecesini de bildin ki, o derece, Hak Teâlâ hazretlerinin Zâhir ve Bâtın isimlerinin ihâtası altında bulunan bütün isimlerin toplayıcılığından ibârettir; ve Âdem, bunların bütün hepsini toplamış olduğu için, halîfe olmaya hak kazanmıştır. Âdem zâhiri ve bâtını toplayıcı olunca, kendisinden bu insan türü hálkedilen tek bir nefs olmuş olur.

Örnek: Elimize bir şeftâli alalım. Bu tek bir nefs’ten ibâret bir meyvedir. Çekirdeği, bâtını ve içi; ve eti, zâhiri ve dışıdır. Demek ki bu şeftâli, zâhiri ve bâtını toplamıştır. Onun çekirdeğini yere dikip terbiye ettiğimizde bir şeftâli ağacı çıkar. Çekirdek bâtın ve ağaç zâhir olur. Ve ağaçta binlerce şeftâli oluşur ki, her bir şeftâli zâhir ve bâtını toplayıcı bulunur. İşte o elimize aldığımız bir şeftâliden silsileler yönüyle sonsuz ağaçlar ve şeftâliler meydana gelir.

İşte bu örneğe uygun olarak, Hak Teâlâ Âdem’den bu insan türünü hálk etti. Bunun delîli de Hak Teâlâ Hazretlerinin: “Yâ eyyuhen nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisâen,” (Nisâ, 4/1) mübârek sözüdür ki, metnin tercümesinde yüksek ma’nâsı beyân olundu.

Âdem’in hálk edilişi hakkında kitâp ehli ile maddeciler arasında ihtilâf vardır. Kitâp ehli, Âdem’in zâhirî sûreti olan cesedinin kırk günde tesviye edilerek, rûh üflendiğini ve sonra onun sol kaburga kemiğinden eşi olan Havvâ’nın hálkedildiğini ve sonra meydana gelen hatâları sebebiyle yeryüzüne indirildiklerini beyân ederler ki, indirilmiş olan kitapların zâhirî ibârelerinden böyle anlaşılır.

Maddeciler ise, âlemin hálk edilişinin tekâmül kâidelerine dayandığını ve yeryüzünün başlangıçta parlak bulutlar hâlinde var olup, daha sonra ateş buhârı, sonra da ateş akışkanı hâline geldiğini ve ondan sonra da katılaşarak milyonlarca seneler sonra yeryüzünde bitkiler bittiğini ve yüz binlerce sene sonra bitkilerin türleri derece derece kemâle ere ere ilk hayvânlar olan sürüngenlerin ortaya çıktığını ve sürüngenlerin derece derece kemâli ile memeli hayvanlar şekline dönüştüğünü ve çok uzun senelerden sonra bu hayvânların da kemâle ererek maymuna dönüştüğünü ve maymunun kemâle ermesinden de ilk insanların meydana geldiğini ve bu ilk insanların derece derece kemâle ererek bugünkü mertebeye ulaştıklarını fosillerin tetkiklerine dayanarak beyân edip Hâlık’ı, peygamberi, dîni inkâr ederler.

Ve derler ki: “İnsanın kendisinde ebedî bir rûh tasavvur etmesi benliklerine muhabbetten ileri gelen bir şeydir. Bu benliğe o kadar irtibatlıdır ki, kendi ecdâdı olan hayvânlarda böyle bir rûh tasavvurunu zihnine sığdıramaz. Ve kendisini hayvânlardan ve bitkilerden ve mâdenlerden bu husûsta ayrı görür.” Oysa daha öncede görüldüğü üzere, hayat, ilim, sem’ vb. idrak edilebilir hakîkatlerden olup onların hâriçte vücûdu yoktur. Onların hükmünün meydana gelmesi için aynî mevcûtlara lüzûm vardır. Bundan dolayı hayât idrak edilebilir küllî bir husûstur ki, hükmü mevcûtların tümünde sirâyet etmiştir.

Şu kadar ki, her bir mevcûdun taayyünü bu hayâtın açığa çıkmasına müsâit değildir. Hayât, mâdenlerde hissedilemez, bitkilerde hissedilebilir, hayvânlarda açıkça görülür ve en güzel sûret üzere hálk edilmiş olan insanda ise apaçıktır. Şu halde tahkîk ehli indinde, mevcûtların her bir ferdi rûh sâhibidir. Çünkü her birisi bir ismin görünme yeridir; ve o isim onun Rabb-i hâssı ve rûhudur ve onun idare edicisi olan bu isim, zâta delil oluşu sebebiyle isimlerin hepsini toplamıştır. O mevcûdun “Hayy” isminden dahi nasîbi vardır.

Velâkin, bu ismin hükmü bâzısında bâtın ve bâzısında zâhirdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakîkate işâreten buyrulur: “ve in min şey’in illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm“ yâni “O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur.Ve fakat onların tesbihlerini siz anlayamazsınız.” (İsrâ, 17/44) Şimdi her bir şeyin Hakk`ı tesbîh etmek için rûh sâhibi olması lâzımdır.Perde ehli onların tesbîhlerini işitmez ve bilmezler. Velâkin taayyün perdelerinden kurtulmuş keşf ehli rûh işitmesi ile onların konuşmalarını işitirler. Bu husûstaki ayrıntılar Hûd Fass’ında ve diğer fasslarda gelecektir.

Mâdemki her bir mevcûdun hakîkati, kendisine görünme yeri olduğu isimdir ve isim ise isimlendirilmiş olanın aynıdır; şu halde o mevcûdun sûreti fenâ bulmuş olsa da, hakîkati bâkîdir. Bu husûstaki ayrıntılar da Yûnus Fassı’ndadır. Bundan dolayı Âdem’in hálk ediliş esasları maddecilerin tetkiklerine uygun olsa dahi, Hakk’ı, peygamberi, dîni inkâr etmek için hiçbir sebep yoktur. Bu inkâr, onların vehm ile karışmış olan aklî bakışlarının hükmü gereklerindendir.

Yazık ki benlik perdelerinin sürüklemesiyle Peygamber’e tabî olmaktan kibirlenerek kırık dökük olan cüz’i akıllarına güvenerek, insan sûretinde mevcût olmak gibi bir nîmetin kadrini bilmezler. Ey ma’rifet tâlibi, bu fırsat eline bir defa geçer. Kibir ve gurûr ve üste çıkmak gibi nefsâni hazlara tâbî olup isti’dâdını ziyân etme!

Şimdi, Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) “Yâ eyyuhen nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisâen,” yâni “Ey insânlar, sizi tek bir nefsten hálk eden ve ondan onun eşini ve her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabb’inizden sakının!” (Nisâ, 4/1) âyet-i kerîmesinin hakîkat lisânı ile tefsîrine başlayıp buyururlar ki: “ittekû rabbekum” yâni “Rabb’inizden sakının” sözü “Zâhiri vücûdunuz olan bu kesîf taayyününüzü Hakk’a koruma, yâni siper ediniz” demektir.

Çünkü bu beşerî kesîf vücûdun bir çok kötülenmiş vasıfları vardır. Her ne kadar hakîkatte bunların senden açığa çıkması ilâhi isimlerin eserlerinden ibâret ise de, mâdemki senin ortada bir sonradan olan kesîf vücûdun vardır ve bunların hepsinin o vücûda bağlılığı apaçıktır ve Hak, zâtı yönünden, bunların hepsinden münezzehtir; şu halde, senden kötülenmiş sıfatlar ve fiiller çıkacak olursa, “Bunlar Hakk’ındır”; deme; “benimdir” de! Ve eğer kerem ve lütûf ve rahmet gibi övülmüş vasıflar ve fiiller çıkacak olursa bâtının olan Rabb’ini nefsine siper edip “Bunlar Hakk’ındır, de!” Çünkü bunlar ilâhi ahlâktandır. Ve biz bu ahlâk ile ahlâklanmaya me’mûruz.

Nitekim buyrulur: “Tahalluku bi Ahlakillahi” yâni “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız”. Ve Hak Teâlâ bize şu “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâhi, ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike” (Nisâ, 4/79) yâni “Sana iyilikten bir şey isâbet ederse, Allâh’dandır; ve fenâlıktan bir şey isâbet ederse nefsindendir” âyet-i kerîmesinde bu edebi öğretti. Eğer böyle yapacak olursan, yâni varlık vücûdunda mevcût olan kötüleme ve övmeden, kötülemede nefsini Hakk’a siper ve övmede Hakk’ı nefsine siper edecek olursan, âlim olan kimselerin edeb sâhibi olanlarından olursun.

Nitekim Âdem (a.s.) kendisinden çıkmış olan hatâyı hâlin hakîkatine ârif iken, kendi nefsine dayandırarak “rabbenâ zalemnâ enfüsenâ” yâni “Rabbimiz, biz nefslerimize zulmettik” (A’râf, 7/23) buyurdu. Ve hatâsında nefsini Rabb’ine siper ettiği için, sâdece bu edebi sebebiyle makbûl oldu. Ve İblîs ise Hak’la çekişerek edebi terk ettiği ettiği için tard edilmiş ve uzaklaştırılmış oldu.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi