Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Şiir:

Şimdi hepsi muhtaçtır; hiçbiri ihtiyaçsız değildir. İşte bu haktır ki biz dedik; ve dolaylı olarak anlatmadık (19).

Yâni gerek Hak ve gerek âlem bir dîğerine muhtaçtır; hiçbiri bir dîğerinden ihtiyaçsız değildir. Âlemin Hakk’a ihtiyacı, daha önce îzâh edildiği üzere, vücûddadır. Ve Hakk’ın âleme ihtiyacı ise, vücûdda olmayıp ilâhi isimlerinin ve sıfatlarının âlemin görünme yeri oluşuyla fiilen açığa çıkmasındadır. Hâce Hâfız Şîrâzî (k.a.s.) bu ihtiyacı bir beytinde “iştiyâk” ile ifâde etmiştir. Beyt-i şerîf şudur:

Tercüme: “Ma’şûkun gölgesi, âşık üzerine düştü ise ne oldu? Biz vücûdda ona muhtaç ve gereksinim duyar idik. O da açığa çıkmada bize iştiyâk duyar idi.”

Şimdi Hakk’ın bize ihtiyacı, kendisinden gayrı bir ihtiyaç zannedilmesin. Bu ihtiyaç O’nun isimleri arasındaki bağıntılardan bir bağıntıdır. Onun Bâtın ismi, açığa çıkmada Zâhir ismine muhtaçtır. Bizler ise Hakk’ın Zâhir isminin görünme yerleriyiz. İşte bizim açık söylediğimiz ve dolaylı anlatmadığımız bu söz haktır.

Şimdî eğer sen Ganî’yi zikredersen, ki onun muhtaçlığı yoktur; bundan dolayı bizim sözümüz ile kastettiğimiz şeyi muhakkak bilirsin (20).

Yâni eğer sen, Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı îtibârıyla ganî olup, hiçbir şeye muhtaç olmadığını hatırlatırsan, bu takdîrde sen bizim yukarıdaki beyt-i şerîfte “Gerek Hak ve gerek âlem bir dîğerine muhtaçtır” sözümüzden ne ma’nâyı kastettiğimizi bilirsin; ve anlarsın ki, bizim Hak hakkında beyân ettiğimiz muhtaç oluş, onun aslâ zâtına ilişkilendirilmez. Belki bu muhtaç oluş ilişkisi ancak isimler ve sıfatlar îtibârıyladır.

Beyt-i şerîfteki “zikredersen” kipinde ikrâm sahîbi şerh ediciler: “İki îtibâr vardır; birisi “muhâtab olan” diğeri “söyleyenin kendisi”dir, diyorlar. Muhâtab olan olarak düşünülürse, az önceki sorunun cevâbı olur. Yâni gûyâ bir sorucu çıkıp der ki: Ey hazret, sen Hakk’ı da muhtaç oluş mevkîine koydun; bu nasıl olur? Oysa, Allah Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde: “innallâhe le ganiyyun anil âlemîn” yâni “Muhakkak ki Allah, âlemlerden ganîdir”(Ankebût, 29/6) buyurur. İşte bu beyt-i şerîf buna cevap olur. Eğer söyleyenin kendisi olursa, beyt-i şerîf önceki beyt-i şerîfin îzâhı olur.

Bundan dolayı hepsi, hepsine irtibatlıdır. Şu halde ondan onların ayrılması yoktur. Benim dediğim şeyi benden alın! (21).

Yâni gerek küll olan Hak ve gerek o küllün bütün isimlerinin sûretlerinden ibâret olmakla küll olan âlem bir dîğerine irtibatlıdır. Onların o irtibâttan aslâ ayrılması yoktur. Benim: “Hak, Rubûbiyyetini açığa çıkarmak için âleme irtibatlıdır ve âlem de vücûdda Hakk’a muhtaçtır. Bundan dolayı bu husûsta iki tarafında bir dîğerine ihtiyacı sâbittir” dediğim sözü benden alın ve iyi kavrayın! Çünkü bu söz, felsefe ehlinin hükümleri gibi akli delillerin mahsûlü değil, belki keşf yoluyla söylenmiştir.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi