Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 

 

 Ve bunun gibi, o, âlemden her bir mevcûtta, bu mevcûdun hakîkatinin talep ettiği kadardır. Velâkin halîfe için toplanmış olan şey, bir diğerleri için yoktur. Böyle olunca, ancak toplanmış olan ile üstün oldu. Şimdi eğer Hakk’ın mevcûtlarda sûretle sirâyet etmesi olmasa idi, âlem için vücûd olmaz idi. Nitekim o idrâk edilebilir küllî hakîkatler olmasa idi, ayni mevcûtlarda bir hüküm açığa çıkmaz idi. Ve bu hakîkatten, âlemin kendi vücûdunda Hakk’a ihtiyacı sâbit oldu (18).

Yâni Allah Teâlâ’nın sûreti Âdem’de küllî oluş ve toplayıcılık üzere açığa çıktığı gibi, âlemin parçalarından her bir mevcûtta, bu mevcûdun hakîkatinin isti’dâdı, Hakk’ın kendisinde ne kadar açığa çıkmasını talep etmiş ise, Hakk’ın zuhûru o mevcûtta o kadardır. Âlem parçalarından hiçbir mevcûtta halîfe için olan toplayıcılık yoktur.

Çünkü halîfenin isti’dâd ve kâbiliyyeti, kendisinde ilâhi isimlerin hepsinin fiilen açığa çıkmasına müsâit olacak kadar geniştir. Diğer mevcûtların isti’dâdında bu kapasite ve kâbiliyyet yoktur. Bundan dolayı Âdem, Hakk’ın sûretiyle âlem sûretinin toplayıcılığını taşıdığı için, halîfe olmaya nâil oldu.

Şimdi eğer Hakk’ın mutlak zâtının ilâhi sûretiyle mevcûtlarda sirâyet etmesi olmasa idi, âlemin vücûdu olmaz idi. Çünkü Hakk’ın zâtı zorunlu vücûd ve âlem imkân dahîlinde olan vücûddur. Ve imkân dâhilindekilerin vücûdu ise, daha önce îzâh olunduğu üzere, varlık ile yokluk arasındadır.

Bundan dolayı eğer latîf Hakk, kesâfet mertebesine tenezzül ederek, imkân dâhilindeki mevcûtlarda isimleri sûretiyle taayyün etmiş olmasaydı, bu imkân dahîlindeki mevcûtlar yoklukta kalır idi. Nitekim eğer hayât, ilim, sem’, basar ve irâde ve kudret gibi akıl mertebesinde mevcût olan küllî hakîkatler olmasa idi, bu küllî hakîkatlerin aynî mevcûtlarda birer hükmü açığa çıkmaz idi. Külli işlerin aynî vücûdlara irtibâtı daha önce detaylı olarak anlatılmış idi.

İşte Hakk’ın mevcûtlarda sûretle sirâyet etmesi hakîkatinden dolayı, âlemin vücûd elbisesi giymesinde, Hakk’a muhtaç oluşu ve ihtiyâcı sâbit oldu. Demek ki, imkân dâhilindeki vücûd idrak edilebilir küllî hakîkatlere bağlı olduğu gibi vücûdda dahi Hakk’a bağlıdır. Çünkü bir şeyin kesâfet mertebesi letâfet mertebesine bağlıdır; ve vücûdda ona muhtâçtır.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi