Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Ve işte bunun için Hak Teâlâ İblîs’e: “İki elimle hálk ettiğim şeye itaât etmekten seni meneden şey nedir?” buyurdu. Oysa o; âlem sûreti ile Hak sûretinden ibâret olan iki sûret arasında ancak onun toplama ayn’ıdır. Ve onlar da Hak Teâlâ’nın elidir. Ve İblîs âlemden bir parçadır. Onun için bu toplayıcılık oluşmadı. Ve bundan dolayı Âdem halîfe oldu. Şimdi eğer onu halîfe kıldığı şeyde, onu halîfe kılanın sûretiyle açığa çıkmasaydı, halîfe olmaz idi. Ve eğer onda, üzerlerine halîfe kılındığı idâresindekilerin talep ettiği şeyin hepsi mevcût olmasaydı, onlar üzerine halîfe olmaz idi.

Çünkü onların dayanağı onadır. Böyle olunca kendisine ihtiyac duyulan şeyin hepsi ile kâim olması lâzımdır. Ve yoksa onların üzerine halîfe değildir. Bu takdirde hilâfet ancak insan-ı kâmil için geçerli oldu. Şimdi onun zâhir sûretini âlem hakîkatlerinden ve onun sûretinden inşâ eyledi. Ve bâtın sûretini de Allah Teâlâ kendi sûreti üzere inşâ etti. Ve bunun için onun hakkında: “Ben onun işiteni ve göreni olurum” dedi. Ve onun “gözü” ve “kulağı” olurum demedi. Şu halde iki sûret arasını ayırdı (17).

Yâni Âdem ilâhi toplayıcılık ile şereflenmiş olduğu için, Hak Teâlâ İblîs’e: “İki elimle, yâni Celâli ve Cemâli sıfatlarım ve isimlerimle hálk ettiğim Âdem’e secde ve itaât etmekten seni meneden şey nedir?” diye hitâp etti ve azarladı. Oysa o “iki el” ile Âdem’i hálk etmek, birisi âlemin, diğeri Hakk’ın sûreti olmak üzere iki sûret arasında, ancak Âdem’i toplamanın aynıdır.

Çünkü Hakk’ın sûreti, ilâhi isimler ve rabbâni sıfatların bütün hepsinin sûretidir. Ve bu isimler ve sıfatlar te’sîr eden ve fa’il olduğu yön ile Hakk’ın “veren eli”dir; ve âlemin sûreti ise, varlıklar âleminde ne kadar sûretler var ise hepsinin tamamıdır. Ve varlık sûretleri te’sîr alan ve failin fiilini kabûl eden olduğu cihetle, Hakk’ın “alan eli”dir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “E lem ya’lemû ennallâhe huve yakbelut tevbete an ibâdihî ve ye’huzus sadakâti” yâni “Allah’ın kullarından, tövbeleri kabûl ettiğini ve sadakaları aldığını (kabûl ettiğini) bilmiyorlar mı?” (Tevbe, 9/104).

Ve İblîs âlem parçalarından bir parça olduğu yönle, Âdem’deki toplayıcılık onda yoktur. Çünkü İblîs’in bâtını olan “Mudill” ismi Celâli isimlerden olduğu gibi, zâhiri olan unsuri oluşumu dahi havâdan ibâret olan oksijen ile meydana gelen ateştir. Bundan dolayı onun unsuri parçaları ateş ile havâdır. Ve onun en büyük parçası olan ateş ise, Celâli görünme yerindendir. Şu halde İblîs zâhiren ve bâtınen Celâl görünme yeri olduğundan sol el olan Celâli sıfatlar ile mahlûktur.

Bu sebeple İblîs’in hakîkati olan Mudill ismi saptırma, hîle, küfür, inkâr, kin ve hâsed gibi sıfatlara sahiptir. Ve unsuri oluşumu olan ateş dahi yükselmek, kibir, Mûsâllat olmak ve zorlayıcılık gibi kahredici sıfatları gerektirir. Âdem’e gelince onun bâtını “Allah” mübârek ismi olduğu ve bu a’zam isim Celâl’i ve Cemâl’i bütün isimleri toplamış bulunduğu gibi, onun zâhiri olan unsuri oluşumu dahi Celâli görünme yerinden olan ateş ile havâdan ve Cemâli görünme yeri olan su ile topraktan oluşmuştur.

Bundan dolayı onun hakîkati olan “Allah” isminde Mudill ismi ve zâhirinde ateş mevcût olduğu yönle, yukarıda bahsedilen kötülenmiş sıfatlara sahip olduğu gibi, “Hâdî” mübârek isminin gereği olan hidâyet, doğruluk, îmân, ikrâr, kabûl, sevgi ve hayırseverlik gibi sıfatları ve unsuri oluşumunun en büyük parçası olan su ile toprağın gereği olan alçak gönüllülük, tevâzu’, ağır başlılık ve yumuşaklık gibi övülmüş sıfatları içine alır. Eğer Âdem’de sol elin hükümleri olan iblîsi sıfatlar gâlip olursa, kendisi sol ashâbından olup “cins cinsiyle beraber olur” îcâbınca Celâl mahalli olan cehenneme ve eğer sağ elin hükümleri olan sıfat gâlip olursa Cemâl mahalli olan cennete dâhil olur. Nitekim âyet-i kerîmede işâret buyurulur: “ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr” yâni “Onların bir kısmı cennette ve bir kısmı alevli ateştedir” (Şûrâ, 42/7), Beyt:

Tercüme: “Eğer senin vasıfların ve ahlâkın iyi olursa, ey iyi huylu, sekiz cennet sensin. Ve eğer kötülenmiş sıfatların düşkünü oldun ise, cehennem de sensin, ebedî azâbta sensin. Cihanda her kimin övülmüş ahlâkı varsa, o kimsenin cânı Hakk’ın sırlarının mahzeni olur. Cehennemin mayası nedir? Kötü ahlâktır. Kötü ahlâk Hakk yolunun seddi ve mânîsidir. Ey oğul, ahlâk ve vasıfların hepsi, her zaman birtakım sûretlerde şekillenir. Onlar, sana bâzen ateş ve bâzen nûr; bâzen de cehennem ve bâzen cennetler ve hûrîler sûretinde görünür. Eğer ayne’l-yakîn sâhibi isen benim bu söylediğim şeylerin maddi deliller getirerek ve taklît yolundan değil, belki keşif yönünden olduğunu anlarsın.”

İşte İblîs Âdem’de, böyle bir toplayıcılık hâsıl olduğunu ve kendisinde bu toplayıcılığın bulunmadığını bilmedi. Âdem’i de kendi hâline kıyâs edip secde ve itaât ile emrolunduğunda, bâtınının ve zâhirinin gereklerine tâbî olarak kibirlendi. Ve kendi taayyünü ile Âdem’in hakîkatinden perdeli olduğu için, Hak Teâlâ onu perdenin arkasına sürdü. Çünkü İblîs’in gereği bu idi. Hak Teâlâ Hazretleri mutlak hakîmdir; hükmünü mahalline uygular ve hükmünde aslâ kimseye zulmetmez.

Şu hakîkat bilinsin ki, daha önce birçok yerlerde dahi îzâh olunduğu üzere, taayyün elbisesine bürünen Hakk’ın bir olan vücûdundan başkası değildir. Bu taayyün dediğimiz perde, taayyün etmiş Hakk’ın vücûdu üzere istîlâ edip onu örter. Bununla berâber bu taayyün perdesinin kararlılığı yoktur. “Küllü şey’in hâlikun illâ vechehu” yâni “O’nun vechi hariç herşey helâk olucudur” (Kasas, 28/88) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu yön ile Hakk’ın vücûdunun nûru, an-be-an bu perdeleri yırtar. Şu halde taayyün Hakk’ın zâtına göre “uzaklaştırılmışlık” ve “tard olunmuşluk” olur. Ey irfân tâlibi, eğer sen bu taayyün perdesinin arkâsında taayyün etmiş olan Hakk’ı müşâhede edersen, hakîkati perdede müşâhede etmiş olursun. Ve seni “ben, ben” demeğe sevkeden şey, ancâk taayyününden ibârettir.

Gülşen-i Râz’dan beyt:

Tercüme:“O hakîkat ki,taayyün ile muayyen oldu,sen o hakîkate, konuşma esnâsında “ben” dedin”
Şimdi bu perdenin kararlılık üzere olmadığını yakînen bildin ise, artık “ben, ben” diyecek hâlin kalmaz. Ve eğer bu taayyün perdesinin arkasında taayyün etmiş vücûd olan Hakk’ı müşâhede etmezsen, taayyün ile perdeye düşersin. Ve kendi taayyünün kendi nefsine perde olur.

Gülşen-i Râz’dan beyt:

Tercüme: “Âlemin taayyünleri senin üzerine oluşur. İşte bundan dolayı şeytan gibi; “Benim gibi kim vardır?” dersin.
Ve böyle olan kimse, bu taayyünle Hakk’ın zâtından uzaklaştırılmış ve tard edilmiş olup taayyün etmiş ve perdelenmiş olan tek bir ayn’ı sonsuza dek müşâhede edemez. Güzel amelleri sebebiyle cennete dâhil olsa bile, cennetlerin taayyünleri ile Hak’tan perdelenmiş olup, bunlarla meşgûl olur.

İşte Âdem’in halîfe olmasının sebebi, “iki el” olarak ifâde edilen karşılıklı ilâhi sıfatlar ile mahlûk olmasındandır. Şimdi Âdem, eğer Hakk’ın kendisini halîfe kıldığı âlemde ve âlemin parçalarında, kendisini halîfe kılan Hakk’ın sûreti ile açığa çıkmasa idi, onda halîfe olmayı hakediş meydana gelip te, halîfe olmaz idi. Ve eğer Âdem’de, üzerlerine halîfe olunan idaresindekilerin, yâni âlemin ve âlemin parçalarının talep ettiği şeyin hepsi mevcût olmasaydı, âlem üzerine halîfe olmaz idi.

Çünkü âlemin dayanağı halîfeyedir. Bundan dolayı âlem ve âlemin parçaları neye muhtâç ise, halîfe olan Âdem’in onların hepsiyle kâim olması gerekir. Ve eğer âlemin muhtâç olduğu şeyler bulunmasa, Âdem’de hilâfet mevcût olmaz. Çünkü âciz olan bir kimse, kendi gibi âciz olan diğer bir kimsenin ihtiyâcını te’mîn edemez.

Bu takdirde hilâfet, ilâhi sûret üzere mahlûk olması îtibârıyla, bütün âlemin parçalarını toplamış olan insan-ı kâmil için geçerli oldu. Böyle olunca Hak Teâlâ, insan-ı kâmilin zâhiri sûretini âlemin hakîkatlerinden ve âlemin hakîkatlerinin sûretlerinden inşâ etti. Ve bâtıni sûretini de “İnnallahe halaka âdeme ala sûretihi” yâni “Allah Âdemi kendi sûreti üzerine hálk etti” gereğince, Allah Teâlâ kendi sûreti üzere inşâ etti.

Ve insan-ı kâmilin bu yön ile inşâsından dolayı, onun hakkında hadîs-i kudsîsinde: “Ben onun işitmesi ve göreni olurum” dedi. Ve onun cismâni sûretinden olan “gözü ve kulağı olurum” demedi. Ve böyle buyurmakla bâtıni ve zâhiri sûreti arasını ayırdı. Çünkü işitmek ve görmek bâtıni sûrettir. Ve işitir oluş ve görür oluş Hakk’â yüklenir. Velâkin göz ve kulak Hakk’a bağlı kılınmaz. Cisim ve cismâniyyet sonradan olmuşun ve taayyün etmişin şânıdır. Hakk’ın zâtı ise sonradan olmaktan ve taayyünden münezzehdir.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi