Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Daha sonra, bilelim ki, muhakkak Hak Teâlâ kendi nefsini “Zâhir” ve “Bâtın” olmakla vasfetti. Bundan dolayı âlemi, gaybımız ile bâtını, ve şehâdetimiz ile zâhiri idrâk etmemiz için, gayb ve şehâdet âlemini var etti. Ve kendi nefsini rızâ ve gazab ile vasfetti: Bundan dolayı âlemi korku ve ümît sâhibi olarak var etti. Böyle olunca biz onun gazabından korkarız ve rızâsını ümît ederiz. Ve nefsini “Cemîl” ve “Zül-celâl” olmakla vasfetti. Ve bizi heybet ve üns üzere var etti. Ve ona mensûp olan ve onlar ile isimlendirilmiş olunan şeylerin hepsi böyledir.

Şimdi Hak Teâlâ, âlemin hakîkat ve müfredâtını toplamış olmasından dolayı, insan-ı kâmilin hálk edilişine yönelik kıldığı bu iki sıfatı “iki el” ile ifâde buyurdu. Böyle olunca âlem “şehâdet” ve halîfe “gayb”dir. Ve bundan dolayı sultân kendini perdeler. Ve Hak Teâlâ kendi nefsini zulmâni perdeler ile vasfetti ve onlar tabîat cisimleridir. Ve nûrâni perdeler ile vasfetti; onlar da latîf rûhlardır. Böyle olunca âlem, kesîf ile latîf arasındadır. Ve o kendi nefsine perdenin ayn’ıdır. Şimdi âlem, Hakk’ın kendi nefsini idrâk ettiği yön ile Hakk`ı idrâk etmez. Ve ona ihtiyacı sebebiyle kendi var edicisinden farklı olduğunu bilmekle berâber, perde içinde zâil olmaz.

Velâkin Hakk’ın vücûdu olan zâtî vücûdun zorunluluğunda âlem için haz yoktur. Bundan dolayı onu ebeden idrâk edemez. Şu halde Hak Teâlâ bu bakımdan, zevk ve müşâhede etme ilmi ile bilinemeyen olmaktan ebeden zâil olmaz. Çünkü bunda sonradan olan için ayak yoktur.Şimdi Allah Teâlâ Âdem’i ancak şereflendirmekten dolayı “iki el”i arasında topladı (16).

Yâni Hak Teâlâ hazretleri “Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın,” ya’nî “O, Evvel’dir ve Âhir’dir, Zâhir’dir ve Bâtın’dır“ (Hadîd, 57/3) âyet-i kerîmesinde kendi nefsini “Zâhir” ve Bâtın” olmakla vasfetti. Çünkü her mertebe mutlak vücûdun tenezzüllerinden zâhir olmuştur. Ve her mertebe kendisinden önceki mertebeye göre “zâhir” ve önceki mertebe de ona göre “bâtın” olur.

Bundan dolayı Hak Teâlâ en kesîf olan âlemi hálk etti. Ve âlem ilâhi sûret üzerine mahlûk olmakla, bütün mertebeleri topladığı gibi, Âdem de ilâhi sûret üzerine mahlûk olduğundan bizim gaybımız, yâni bâtın duyularımız ile bâtını ve şehâdetimiz, yâni zâhir duyularımız ile zâhiri idrâk etmemiz için, gayb ve şehâdet âlemini var etti. Şu halde biz zâhir duyularımızla kesîf sûretler olan eşyâyı ve bâtın duyularımızla da latîf sûretler olan ma’nâyı idrâk ederiz. Ve bu idrâk dahi zâti isti’dâdlarımızın bize verdiği kadar olur.

Ve aynı şekilde Hak Teâlâ nefsini rızâ ve gazab ile vasfetti; âlemi de korku ve ümît sâhibi olarak var etti. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyurur: “Lev enzelnâ hâzel kur’âne alâ cebelin le reeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh” yâni “Eğer Biz, bu Kur’ân’ı, dağa indirseydik, O’nu mutlaka, Allah’ın korkusundan huşû ile boynunu bükmüş, parça parça olmuş görürdün.” (Haşr, 59/21) ve aynı şekilde:

“İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ” yâni ”Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik. Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular.”(Ahzâb, 33/72) Bundan dolayı âlemin parçası olan biz insanlar onun gazabından korkarız ve rızâsını ümît ederiz.

Ve aynı şekilde Hak Teâlâ nefsini “Cemîl” ve “Zûl-Celâl” olarak vasfetti. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Tebârekesmü rabbike zîl celâli vel ikrâm” yâni “Celâl ve İkram Sahibi Rabbinin ismi Mübarek’tir“ (Rahmân, 55/78) ve hadîs-i şerifte “Allah Cemîl’dir cemîli sever” buyrulur.

Bundan dolayı biz onun celâliyle heybet ve cemâliyle üns üzerine oluruz.

Bilinsin ki, “gazab” ve “rızâ” Allah Teâlâ Hazretlerinin iki sıfatıdır ki, seyri sülûkun başında olanlar için zâhir olurlar. Onların zâhir olmasıyla seyri sülûkun başında olanlarda korku ve ümît meydana gelir. Bu sıfatlara karşılık olarak, Celâl ve Cemâl dahi aynı şekilde iki ilâhi sıfâttır ki, seyri sülûkun ortalarında olanlar için zâhir olurlar. Bunların zâhir olmasıyla seyri sülûkun ortalarında olanlarda heybet ve üns ve daralma ve genişleme halleri meydana gelir.

Aynı şekilde tecellî ve istitâr(örtünme) dahi iki ilâhi sıfâttır ki, seyri sülûkun sonunda olanlar için zâhir olurlar. Bunların zâhir olmasıyla seyri sülûkun sonunda olanlarda fenâ ve bakâ halleri meydana gelir. İşte azîz kılma ve zelîl etme, zarar verme ve fayda verme, îtâ etme ve men etme ve hayat verme ve öldürme gibi Hakk’a bağlanan ne kadar sıfatlar; ve Muizz ve Müzill, Mâni’ ve Mu’tî, ve Muhyî ve Mümît gibi kendisinin isimlendirilmiş olduğu ne kadar isimler varsa hepsi böyledir. Her bir sıfatı bizde, bir te’sîri alma sıfatını ve her bir ismi bir eseri var eder.

Şimdi Hak Teâlâ, âlemin rûhânî ve cismânî hakîkatlerini ve cüz’i şahıslar gibi müfredâtını toplamış olan insan-ı kâmilin hálk edilişine, gazab ve rızâ ve celâl ve cemâl gibi bir dîğerine karşılıklı sıfatlar; ve Mâni’ ve Mu’tî ve Celîl ve Cemîl gibi aynı şekilde bir dîğerine karşılıklı isimler ile yöneldi. Ve karşılıklı olma îtibârıyla ikiye ayrılan bu sıfatlara da “iki el” ifâdesini buyurdu.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: “Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyye” (Sâd, 38/75) yâni “Ey İblîs, iki elimle hálk ettiğim şeye secde ve itâat etmekten seni men’ eden şey nedir?” Şimdi zelil eden ve Müzill, ve zarar verme ve Dârr, ve men eden ve Mâni’ gibi celâli sıfat ve isimler Hakk’ın “sol el”i; ve aziz kılan ve Mu’izz, ve fayda veren ve Nâfi’, ve îtâ eden ve Mu’tî gibi cemâli sıfat ve isimler de “sağ el” olarak ifâde edilir. Kâfirler üzerine celâli isimler gâlip olduğu için onlara “sol ashâbı” ve mü’minlerin üzerine cemâli isimler gâlip olduğundan onlara da “sağ ashâbı” denir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
“Ve ashâbuş şimâli mâ ashâbuş şimâl * Fî semûmin ve hamîm” ya’nî “Ve sol ashabı, (ama) ne sol ashabı! * semûm ve hamîm içinde“ (Vâkıa, 56/41-42) ve
“Ve ashâbul yemîni mâ ashâbul yemîn * Fî sidrin mahdûd” yâni “Sağ ashabı, (ama) ne sağ ashabı! * dikensiz sedir ağaçları arasında” (Vâkıa, 56/27-28).

Münâfiklar ise, celâl ve cemâl arasında kararsızlık hâlinde bulundukları ve bu tereddüdden ayrılamadıkları için onların durdukları yer îmân ehli ile küfür ehlinin durdukları yerin altında olur; ve bu durdukları yer ise, ateşin en dibidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: “İnnel munâfikîne fîd derkil esfeli minen nâr“ yâni “Muhakkak ki münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar“(Nisâ, 4/145).

Şimdi mâdemki Hak Teâlâ nefsini “Zâhir” ve “Bâtın” olmakla vasfetti ve Zâhir isminin görünme yeri olmak üzere şehâdet âlemini ve Bâtın isminin görünme yeri olması için de gayb âlemini hálk etti; ve mâdemki insan şehâdeti, yâni cismâniyyeti ile zâhiri; ve gaybı yâni rûhâniyyeti ile bâtını idrâk ediyor; şu halde tesviye edilmiş ceset olan âlem “şehâdet”, ve bu tesviye edilmiş cesedin rûhu olan ve Âdem’den ibâret olan halîfe “gayb”dır. Çünkü ma’nâ sûret perdesi arkasında gizlenmiştir. Nitekim bu ma’nâya işâret olarak cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) buyurur: Beyt:

Îzâhan tercüme: Âdem’in cismânî sûreti olan bu heykel, bu kalıp bir örtü ve perdeden ibârettir. Bu sûrete bağlı olan ma’nâ ki, insâni hakîkatten ibârettir ve bu hakîkat ise, ilâhi sûretten ibâret ve “Allah” toplayıcı isminin görünme yeridir. Ka’be-i muazzama zât isminin görünme yeri olması îtibârıyla, nasıl ki bütün secdelerin kıblesi olmuş ise, zât isminin görünme yeri olan bizim hakîkatimiz dahi öylece secdelerin kıblesidir.

Ve bu ma’nâya işâreten Ebu’l-Hasan Harkânî (r.a.): “Eğer benim hakîkatimi ârif olaydınız, bana secde ederdiniz” buyurmuştur.

İşte bu sırdan dolayı, sûret sultanları kendi teb’asıyla dâimâ içlerine karışıp görüşmeden kendi sarayında gizlenir. Aslında Sultan, sûreti îtibârıyla, idaresi altındaki fertlerden ayrı değildir. Fakat onda saltanatın îcâbı olarak; bir izzet ve azamet ma’nâları vardır ki, bu îtibârla teb’asından ayrıdır. Bu ma’nâlar ise “gayb”dır. Ve gayb gizliliği gerektirir. Sûret ma’nâdan ayrılmış olmadığı için, sultânın sûreti manâsına tâbi olarak gizlenir.

Ve Hak Teâlâ Hazretleri, kendi nefsini zulmâni perdeler ile vasfeyledi ki, onlar, mâddecilerin “madde” olarak ifâde ettikleri tâbîat cisimlerinden ibârettir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz buyururlar: “Muhakkak Allah Teâlâ’nın nûrdan ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır”. Ve aynı şekilde Hak Teâlâ nefsini nûrâni perdeler ile vasfetti ki, onlar da latîf rûhlardır. Şu halde vücûd hakîkatini madde vâsıtasıyla arayan maddeciler, hakîkî vücûdun perdesine ve örtüsüne yapışmış kalmışlardır. Ve rûhâniyyet mertebesinde arayan ve rûhâni zevklere dalan mü’minler de ayn-ı hâl içinde hayrete düşmüşlerdir. Böyle olunca âlem, kesîf ile latîf arasında olmuştur. Yâni ma’nâsı i’tibârıyla latîf ve sûreti îtibârıyla kesîftir.

Gerek latîf ve gerek kesîf olan sûretlerde taayyün etmiş olan Hakk’ın mutlak vücûdudur ki, kesîf aklın idrâk edemeyeceği mertebede latîflerin latîfidir. Ve sûret âlemi ma’nâya ve ma’nâ âlemi de sûret âlemine perdedir. Dîğer bir tâbirle kesîf, latîfin ve latîf de kesîfin perdesidir. Bundan dolayı âlemin kesîf sûretleri, latîf sûreti olan kendi zâtına ve hakîkatine perde ayn’ıdır. Ve âlem mâdemki kendi hakîkatine perde ayn’ı oluyor, şu halde Hakk’ın kendi zâtını idrâk ettiği gibi, âlemin Hakk’ı idrâk edememesi pek tabii bir hâl olur. Gerçi âlem, vücûdda kendi var edicisine muhtaç olduğunu ve bundan dolayı ondan farklı bulunduğunu bilir. Fakat onun bu bilişi, kendini perdeden kurtarmaz. Bu hâle bizim zevkimiz şâhittir. Bu idrâkın olmayışı, Hakk’ın vücûdundan ibâret olan zâtî vücûdun zorunlu oluşunda, âlemin hazzı olmamasındandır.

Zâtî vücûdun zorunlu oluşunda âlemin hazzı ve zevki olmayınca, zorunlu vücûdu sonsuza dek idrâk edemez. İşte zâtî vücûdun zorunlu oluşunda âlemin hazzı olmaması yönüyle, Hak Teâlâ zevk ve müşahede etme ilmi ile bilinmeyen olmaktan ebeden zâil olmaz. Çünkü âlem sonradan olmadır. Ve sonradan olanın zâtı ile zorunlu olanın mertebesine adım atabilmesi mümkün değildir. Eğer zâtı ile zorunlu oluş mertebesine ayak bâsmış olsa, buz gibi eriyip taayyünü kalmaz. Ve sonradan olma sıfâtı kendisinden zâil olur. Ve o vakit “idrâk eden” ve “idrâk edilen” ve “idrâk” bağıntıları bir şey olup zâtî zorunluluk mertebesinde ortadan kalkar.

Nitekim hadîs-i şerîfte bu hakîkate işâret buyurulur “Cebrâil’e sordum: Rabbini görüyor musun? diye. Cevap verdi: “Benimle Onun arasında yetmişbin nûr perdesi vardır. Eğer perdelerin en altta olanını dahi görseydim (baştan aşağı) yanardım.” İşte “Rabb’ini görüyor musun?” sorusuna cevâben Cibrîl (a.s.) Rabb’isi ile kendi arasında zulmânî perde olduğunu beyân buyurup, yetmiş bin nûrânî perde olduğunu ve bu nûrâni perdeler kalkmış olsa, kendi nûrânî taayyününün ortadan kalkacağını ifâde etmiştir. Çünkü cenâb-ı Cibrîl dahi sonradan olmadır. Ve sonradan olanın zâtî zorunluluğa bir adım atabilmesi mümkün değildir.

Şimdi Hak Teâlâ Hazretleri, ancak şereflendirme ve ta’zim için, Âdem`i, “iki el” ile ifâde ettiği karşılıklı sıfatları arasında topladı. Ve Âdem bu sebeple Celâl ve Cemâl görünme yeri oldu. Çünkü Âdem’in ilâhi sûret üzere olan hakîkati, ilâhî Cemâl aynası. Ve cismâniyyetinden ibâret olan varlık sûreti, bu aynanın perdesi ve örtüsü olduğundan, Celâl görünme yeridir.

 

Fususu’l Hikem 
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi