Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Ondan sonra bilinsin ki, muhakkak iş, bizim dediğimiz üzere, onun sûretiyle, onun açığa çıkmasından olduğunda, Hak Teâlâ bizi ilminde sonradan olana bakma üzerine yönlendirdi. Ve muhakkak işâretlerini bize, bizde gösterdiğini anlattı. Bundan dolayı biz, bizim ile, ona delil getirdik. Şu halde biz onu bir vasıf ile vasıflandırmadık, ancak sırf zâtî zorunluluk olanın dışında, biz bu vasıf olduk.

Şimdi ne zaman ki biz onu bizim ile bizden bildik; bize nisbet ettiğimiz her şeyi ona nisbet ettik; ve bununla bize, tercüme lisânları üzere ilâhi haberler ulaştı. Böyle olunca nefsini bize bizim ile vasfetti. Bundan dolayı biz onu, müşâhede ettiğimiz zaman, kendi nefslerimizi müşâhede ederiz. Ve bizi müşâhede ettiği zaman, nefsini müşâhede eder. Ve biz her ne kadar bizi toplamış olan tek bir hakîkat üzerine isek te, şüphe etmeyiz ki, muhakkak biz, şahıs ve çeşit ile çoklarız. Şimdi biz kesinlikle biliriz ki, muhakkak bir farklılık vardır.

Onun sebebiyle şahısların bâzısı bâzısından ayrıldı. Eğer bu olmasa idi, birlikte çokluk olmaz idi. Yine böylece, her ne kadar Hak, bütün yönlerinden kendi nefsini vasfettiği şeyle, bizi vasfetti ise de, bir farklılık vardır. Ve o farklılık, vücûdda ancak bizim ona ihtiyacımız ve imkânımızdan dolayı vücûdumuzun ona bağlılığı ve bizim ona ihtiyac duyduğumuz şeyin benzerinden onun ganî oluşudur (14).

Yâni sonradan olanın emri ve şanı, daha önce izah ettiğimiz yön ile, zorunlu vücûdun sûretiyle onun açığa çıkmasından olunca, Hak Teâlâ hazretleri kendi vücûdunu bilmemiz husûsunda bizi sonradan olana bakmaya yönlendirdi. Ve “Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim“ (Fussılet, 41/53) yâni “Biz, işaretlerimizi yakında onlara afakta ve nefislerinde gösteririz” ayet-i kerimesinde, işaretlerini bize bizde gösterdiğini beyan buyurdu. Bundan dolayı biz sonradan olma olan vücûdumuza baktık; ve onda hayat, ilim, sem’, basar, kudret vb. gibi sıfatlar gördük.

Bu sıfatlarımız ile zorunlu vücûda ve onun böyle sıfatları bulunduğuna delil getirdik. Şu halde biz onu bir vasıf ile vasfetmedik, ancak biz o vasfın aynı olduk. Yalnız kendimizi vasfetmediğimiz bir sırf zâtî zorunluluk kaldı. Çünkü biz sonradan olma olduğumuz için, sırf zâti zorunluluk vasfı ile kendimizi vasfetmemize imkân yoktur.

Şimdi biz zorunlu vücûdu, sonradan olma olan vücûdumuz ile, sonradan olma vücûdumuzdan bildiğimiz zaman, kendimize nisbet ettiğimiz her vasfı, ona nisbet ettik; ve büyük enbiyâ hazretlerinin lisânıyla bize bununla ilâhi haberler ulaştı.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:

“innallâhe semîun alîm” yâni “Muhakkak ki Allah Sem’î’dir (en iyi işitendir), Alîm’dir (en iyi bilendir).” (Bakara, 2/181) 

“innenî meakumâ esmau ve erâ” yâni “Muhakkak ki Ben, sizinle beraberim, işitirim ve görürüm” (Tâhâ, 20/46) 

“innallâhe semîun basîr” yâni “Muhakkak ki Allah; Sem’î’dir (en iyi işiten), Basîr’dir (en iyi gören)” (Lokman, 31/28) 

“Men yutiır resûle fe kad atâallâhe” yâni “Kim Resûl’e itaat ederse, böylece andolsun ki Allah’a itaat etmiş olur.” (Nîsâ, 4/80) 

“ve mâ remeyte iz remeyte” yâni “ Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı” (Enfâl, 8/17) 

“fe lillâhil mekru cemîân” yâni “Oysa bütün tuzaklar, Allah’ındır.”(Ra’d,13/42),

“vallâhu hayrul mâkirî” yâni “Ve Allah, (hileye karşı) hile yapanların en hayırlısıdır” (Âl-i İmrân, 3/54),

“ve akradûllâhe kardan hasenen” yâni “ ve Allah’a güzel borç verenler” (Hâdîd, 57/18),

“Ve ekîdu keydâ” yâni “Ve Ben de hile yaparak tuzak kurarım.” (Tarık 86/16) 

“Allâhu yestehziu bihim” yâni “Allah da onlarla alay eder” (Bakara,2/15) 

“İnnellezîne yu’zûnallâhe ve resûlehu” yâni “ Muhakkak ki Allah ve Resûl’üne eziyet edenlere” (Ahzab, 33/57)

gibi bir çok ayet-i kerime “maraztu fe lem tu’dini ve reca’tu fe lem tat’ımni” ya’nî “hasta oldum ziyâretime gelmedin ve aç kaldım beni doyurmadın” gibi de kudsi hâdîs Nebî lisânı üzere ulaşmıştır. Ve aynı şekilde “men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” yâni “nefsine ârif olan Rabbine ârif olur” ve “men ata’ani ata’allah” ya’nî “Bana itaat eden Allah’a itaat etmiştir” gibi hâdis-i şerifler buyrulmuştur.

Soru: İlim, sem’, basar, kudret gibi kemâli sıfatların zorunlu vücûd hazretlerine bağlanması mümkündür. Fakat hile, tuzak, alay etmek ve eziyet, hastalık, açlık ve doyurmak gibi hálk edilmişlik sıfatlarının Hakk’a bağlanması nasıl olur?

Cevap: Biraz yukarıda denilmiş idi ki, sonradan olmuş olanın kendi zatında vücûdu yoktur. Ve onu sonradan olan kılan bir var ediciye ihtiyacı vardır. Bundan dolayı sonradan olmuş olanın vücûdu, kendi vücûdunun gayri olan zorunlu vücûddan husûle gelmiştir.

Çünkü zorunlu vücûdun vücûdu latîf ve sonradan olanın vücûdu ise kesîftir. Ve latîf kesîfin gayridir. Fakat latîften olan kesîfin vücûdu zâtı yönünden o latîfin aynıdır. Ve bu aynı oluş ve gayri oluş daha önce buhar ile bulut örnekleriyle izah edilmiş idi. Şimdi zorunlu vücûd, sonradan olana vücûd feyzi vermese yâni letâfet mertebesinden kesâfet mertebesine tenezzül edip sonradan olma sıfatını o mertebede kazanmasa, hariçte Zâhir isminin hükümleri açığa çıkmaz idi.

Mademki sonradan olanın vücûdu, zorunlu vücûdun vücûdudur, şu halde bu kesâfet mertebesinde açığa çıkan hile, alay etme, eziyet ve hastalık ve açlık gibi sonradan olmuş olanların sıfatlarının dahi taayyün yönünden ona bağlanacağı açıktır. Çünkü bu sıfatlar kesafeti gerektirir. Velâkin Hak, zâtı yönünden bu sıfâlardan münezzehdir. Çünkü kesâfetin gerektirdiği şeylerin letâfetle asla münasebeti yoktur.

Böyle olunca Hak Teâlâ kendi nefsini bize hayat, ilim, sem’, basar, kudret ve irâde gibi bizde olan sıfatlarla vasfetti. Bundan dolayı biz onu âlim oluş, kâdir oluş ve irâde sahibi oluş gibi vasıflar ile müşâhede ettiğimiz zaman, bu vasıflar ile kendimizi müşâhede ederiz. Çünkü yokluk bağıntısından ibaret bulunan bu küllî husûslar, bizlerde zatlarıyla sirâyet etmiş ve açığa çıkmıştır. Ve bizim aynî vücûdlarımız bu küllî husûslara dayanmaktadır. Ve küllî husûslar akıl mertebesinde mevcût olan Hakk’ın işlerinden ibarettir. Ve Hak Teâlâ da bizi bu vasıflar ile müşâhede ettiği zaman, kendi nefsini o vasıf ile müşâhede eder. Çünkü bizim kesîf vücûdlarımız da onun vücûdudur. Bundan dolayı kesîf aynalarda Hak Teâlâ hazretleri kendi nefsini müşâhede eder.

Şimdi Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Hak ile hálk edilmişler arasındaki irtibatı beyan buyurduktan sonra bir îtibar ile aralarındaki farkı îzâh ile derler ki: Biz her ne kadar bizi toplayan ve ihâta eden insâniyyet dediğimiz bir hakîkat üzerine isek te, şüphemiz yoktur ki, biz Zeyd, Amr, Bekir vb. gibi şahıs ve arap, acem, türk ve çerkes vb. gibi çeşit ile çokuz. Ve biz kesinlikle biliriz ki, ortada bir farklılık vardır ki, o farklılık sebebiyle şahısların bâzısı bâzısından ayrılır. O farklılık da bizim zâti husûslarımızdır. Ve zâti husûslarımız da, bizim zâti isti’dâdlarımızdan ibarettir ki, güzellik ve çirkinlik, ilim ve cehâlet gibi işlerimiz bu isti’dâdlara bağlı olur.

Eğer ortada böyle bir farklılık olmasa idi, küll olan birde parçaların çokluğu açığa çıkmaz idi. İşte nasıl ki, tek bir hakîkat olan insaniyyetin ihâtası altında toplanmış olan şahıslar ve çeşitler arasında farklılık mevcût ise, Hak Teâlâ hazretleri hayat, ilim, kudret ve irâde gibi bütün yönlerinden kendi nefsini vasfettiği şeyle bizi vasfetmekle beraber, Hakk’ın vücûduyla hálk edilmişlerin vücûdu arasında öylece bir farklılık vardır. O farklılık da, varlık ile yokluk arasında olan imkâni vücûdumuzdan dolayı vücûdda bizim ona muhtaç olmamızdır. Ve varlığımızın onun varlığına bağlı olmasıdır. Ve mevcût olmamız için bir zorunlu vücûda muhtaç olmamız gibi bir halden onun ganî bulunmasıdır. Çünkü Hakk’ın vücûdu zâtındandır; ve zâtının aynıdır; ve zâtı üzerine ilave değildir. Fakat bizim vücûdumuz böyle değildir; vücûdda biz O’na muhtacız.

Ve Hz. Şeyh-‘ı Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde vücûd hakkında aşağıdaki izâhları beyan buyururlar:
“Bilinsin ki, vücûd işi Hak ve hálk edilmişten ibârettir. O vücûd işi, ya daîmi ve zeval bulmaz sırf vücûddur; yâhut daîmi ve zeval bulmaz sırf imkâni vücûddur veyâ daîmi ve zeval bulmaz sırf yokluktur. Sırf vücûd ezelen ve ebeden yokluk kabûl etmeyen şeydir. Sırf yokluk dahi ezelen ve ebeden vücûd kabûl etmeyen şeydir. Sırf imkân ise, ezelen ve ebeden bir sebeple vücûdu; ve aynı şekilde bir sebeple yokluğu kabûl eden şeydir.

Şimdi sırf vücûd ancak Allah’tır, onun gayri değildir. Ve sırf yokluk ancak muhâldir ve muhâlin gayri değildir. Ve sırf imkân ise, ancak âlemden ibârettir ve âlemin gayri değildir. Ve âlemin mertebesi ise, sırf vücûd ile sırf yokluk arasındadır”

Ne zaman ki sonradan olanın dayanağı, zorunlu vücûdun zâtî gereğinden dolayı, o zorunlu vücûddan açığa çıkmakla, O’na oldu; yâni sonradan olan, açığa çıkmış olduğu zorunlu vücûda dayandı; bu dayanma, zorunlu vücûda nisbet olunan her bir isim ve sıfatta, sonradan olanın o zorunlu vücûdun sûreti üzere olmasını gerektirdi. Yâni Allah Teâlâ Hazretleri zorunlu vücûddur. İnsan ise sonradan olmadır. İnsân vücûdu açığa çıkmada zorunlu vücûda dayanmaktadır ki, daha önce îzâh olundu.

İşte insan bu dayanma sebebiyle Hakk’ın isimleri ve sıfatlarıyla isimlenmiş ve vasıflanmış oldu. Örneğin Hak hayât, ilim, sem, basar, kudret, kelâm ve tekvîn sıfatlarıyla vasıflanmış; ve bu sıfatlardan açığa çıkmış olan Hayy, Alîm, Semî’, Basîr, Kadîr, Mütekellim ve Mükevvin isimleriyle isimlenmiştir. İnsan da bu sıfatlar ile vasıflandırılmış ve bu isimler ile isimlendirilmiş olunur.

Yalnız zâtî zorunluluk müstesnâdır. İnsan zâtî zorunluluk ile vasıflandırılamaz, çünkü sonradan olmadır. Ve sonradan olanın zâtî zorunluluk ile vasıflanması mümkün değildir. Gerçi sonradan olan işin aslında zorunlu vücûddur. Çünkü sonradan olan, zorunlu vücûdun letâfet mertebesinden kesâfet mertebesine tenezzülünden başka bir şey olmadığı yönle onun gayri değildir. Velâkin, kesîfin vücûdu latîfin vücûduna muhtaçtır. Bundan dolayı sonradan olanın zorunlu oluşu, nefsiyle değil, gayrin vücûduyla olmuştur. Ve zâti zorunlulukta sonradan olanın ayağı yoktur.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi