Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Ve bilinir ki bu küllî husûslar, her ne kadar idrak edilebilir ise de, onlar aynî olarak yok ve hükümleri mevcûttur. Nitekim aynî vücûda bağlandığında onlar, üzerine hüküm verilendir. Bundan dolayı mevcûtların aynlarında hükmü kabûl eder; ve ayrıntıyı ve parçalara ayrılıp bölünmeyi kabûl etmez. Zîrâ bu onlar üzerine mümkün değildir. Çünkü küllî husûslar, onlar ile her bir vasıflananda, zâtı ile açığa çıkar.

İnsâniyyet gibi, bu insan türünden her bir şahısta şahısların çoğalması ile çoğalmadı ve parçalara ayrılmadı ve idrak edilebilir olmaktan da zâil olmadı. Ve ne zaman ki aynî vücûdu olanla aynî vücûdu olmayan arasında irtibât mevcût oldu (ve o yokluğa âit bağıntıdır) bundan dolayı mevcûtların bâzısının bâzısına irtibâtı anlaşılmaya daha yakındır.

Çünkü her halükârda onların arasında bir toplayıcı vardır ki, o da ayni vücûddur. Ve burada toplayıcı yoktur. Ve muhakkak toplayıcının olmaması ile irtibât bulundu. Böyle olunca toplayıcının vücûdu ile irtibât daha kuvvetli ve daha haklıdır (12).

Yâni bilinir ve muhakkaktır ki, bu hayât ve ilim gibi olan küllî husûslar, akıl mertebesinde mevcût olduklarından, onların hariçte aynî vücûdları yoktur; velâkin hükümleri hâriçte mevcûttur. Ve her bir aynî mevcût üzerine hükmederler. Nitekim bu hayât ve ilim, aynî vücûd sâhibi olan, varsayalım Zeyd’e bağlandığı ve “Zeyd âlimdir ve hayydır” denildiği zaman, onların üzerine sonradan olma ile hükmolunur; ve Zeydin ilmi ve hayâtı sonradan olmadır deriz. Çünkü bu küllî husûslar sonradan olma olan bir mahalle bağlandı.

Bundan dolayı onlar sonradan olma hükmü ile üzerlerine hüküm verilen olurlar. Ve bu şekilde de ayn’ların gerekleri sebebiyle hükmü kabûl etmiş olurlar. Böyle olmakla berâber, bu küllî husûslar ayrıntı ve parçalara ayrılıp bölünme kabûl etmez. Örneğin “Zeyd ile Amr âlimdir” dediğimiz zaman, akıl mertebesinde mevcût olan ilim küllî kavramının birer parçaları o mertebeden ayrılarak Zeyd’e ve Amr’a bağlandı diyemeyiz, çünkü bu mümkün değildir. Çünkü hayât ve ilim ile vasıflanmış olan Zeyd ile Amr’ın her birinde bu hayât ve ilim zâtıyla açığa çıkmıştır. Bunun için, onların ayrıntılanması ve parçalara ayrılıp bölünmesi mümkün değildir.

Örneğin insâniyyeti alalım: İnsâniyyet akıl mertebesinde mevcût olan küllî bir kavramdır. Bu kavram, bu insan türünden her bir şahısta sirâyet etmiş ve açığa çıkmıştır. Bu sirâyet etme ve açığa çıkma ile berâber, şahısların çoğalması ile çoğalmış ve parçalara ayrılmış olmadı; ve bu kavram akıl mertebesinden de yok olmadı. Yâni Zeyd ve Amr, ayrı ayrı iki şahıs olduğu halde, her birine insandır diye hükmederiz. İnsâniyyet her birisinde zâtıyla tahakkuk etmiş ve açığa çıkmış olmakla berâber, iki kısma ayrılmadı ve bunların şahıslarının çoğalması ile çoğalmış olmadı; ve bunların şahıslarında zâtıyla açığa çıkmakla akıl mertebesinden de yok olmadı.

Ve aynî vücûdu olan şey ile, yokluk bağıntısından ibâret olmasından dolayı aynî vücûdu olmayan küllî husûslar arasında irtibât mevcût olunca, bu irtibâttan şüphesiz mevcûtların bâzısının bâzısına irtibâtı anlaşılır. Çünkü her halükârda mevcûtlar arasında onları toplayan ve bir dîğerine bağlayan bir şey vardır ki, o şey de aynî vücûddur.

Oysa burada, yâni küllî husûs ile aynî vücûd arasında olan irtibâtta toplayıcı yön yoktur. Ve bir toplayıcı olmaksızın küllî husûslar ile aynî vücûdlar arasında irtibât vardır. Şimdi küllî husûslar ile aynî vücûdlar arasında bir toplayıcı olmaksızın irtibât bulununca, aralarında bir toplayıcı bulunan mevcûtların bir dîğerine irtibâtı daha kuvvetli ve daha haklı olur.

Örnek: İnsâniyyet akıl mertebesinde mevcût olan bir küllî husûstur ki, hâriçte onun aynî vücûdu yoktur. Çünkü yokluk bağıntısından bir bağıntıdır. Fakat bu insâniyyet, Zeyd’in ve Amr’ın şahıslarında zâtıyla açığa çıkmıştır. Şu kadar ki, Zeyd ile Amr’ın hâriçte aynî vücûdları vardır. Ve insâniyyetin hâriçte aynî vücûdu yoktur. Oysa aynî vücûd toplayıcıdır. Bundan dolayı insâniyyet ile Zeyd ve Amr arasında toplayıcı yoktur, velâkin irtibât vardır. Eğer irtibât olmasa idi, Zeyd ile Amr’a insandır diye hükmedemeyecek idik. Şimdi bunların arasında aynî vücûddan ibâret olan toplayıcı olmadığı halde irtibât bulununca aynî vücûd sâhibi olan Zeyd ile Amr arasında da irtibât bulunduğuna şüphe yoktur. Çünkü bu aynî vücûd onları toplayıcıdır.

İşte hayât, ilim, sem’, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin Hakk’ın zâti işlerinden olan ve yokluk bağıntısından ibâret bulunan küllî husûslardan olduğu ve bunların hâriçte aynî vücûdları olmamasıyla berâber aynî vücûd sâhibi olan insan fertlerinde zâtlariyla sirâyet etmiş ve açığa çıkmış bulunduğu yönle, bu küllî husûsların insan fertleri arasında irtibâtları mevcût ve tahakkuk etmiştir. Diğer taraftan insanın her bir ferdi dahi aynî vücûd sâhibidir. Ve bu aynî vücûd ise onları toplayıcıdır.

Bundan dolayı fertler arasında da irtibât açıktır. Örneğin Zeyd’in aynî vücûdu sonradan olmuştur; Amr’ın aynî vücûdu da sonradan olmuştur. Ve aynı şekilde Zeyd âlimdir; Amr da âlimdir. İlim ise Hakk’ın zâti işlerinden parçalara ayrılıp bölünme kabûl etmeyen bir küllî husûstur. Şu halde biz “akıl mertebesinde mevcût olan ilim küllî kavramı Zeyd’e ve Amr’a taksîm edildi de akıl mertebesindeki bu kavramdan bir miktârı eksildi” diyemeyiz. Çünkü aynî vücûd sâhibi değildir ki, küllî husûs parçalara ayrılıp bölünme ve kısımlara ayrılma kabûl etsin.

Böyle olunca Hakk’ın ilmi ile insan fertlerinin ilmi arasında bir irtibât vardır. Şu kadar ki, bağlandığı mahal sebebiyle küllî husûsa bir hüküm ulaşmış olur. O da Zeyd ve Amr sonradan olma olduğu için, onların ilmi dahi sonradan olmadır, hükmünden ibârettir. Ve aynî vücûd, insan fertleri arasında bu küllî husûsları toplayıcı olduğu için, bu toplayıcılık onları bir dîğerine bağlar. Ve bu şekilde de kadîm olan Hakk’ın vücûdu ile, sonradan olma olan hálk edilmişlerin vücûdu arasında irtibât mevcût olur.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi