Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 Daha sonra biz Hak Teâlâ hakkında, muhakkak onun için “ilim” ve “hayât” vardır deriz. Bundan dolayı Hak Teâlâ “Hayy” ve “Âlim”dir. Ve biz melek hakkında dahi muhakkak onun için ilim ve hayat vardır deriz. Bundan dolayı o, hayy ve âlimdir. Ve insan hakkında dahi onun için ilim ve hayat vardır, deriz. O da hayy ve âlimdir. Ve ilmin hakîkati birdir. Hayâtın hakîkati dahi birdir. Ve onların âlim ve hayye bağıntısı dahi bir bağıntıdır. Ve biz Hakk’ın ilmi hakkında muhakkak o kadîmdir; ve insanın ilmi hakkında da muhakkak o sonradan olmuştur, deriz.

Şimdi bu idrak edilebilir hakîkatte görecelik ortaya koyan şeye dikkat et! Ve idrak edilebilirler ile aynî mevcûtlar arasında olan bu irtibâta dikkat et! Şimdi ilim, kendisiyle vasıflanmış olan kimse üzerine onun hakkında, o âlimdir, denilmesini hükmettiği gibi, onunla vasıflanmış olan kimse de, ilim üzerine, sonradan olan hakkında sonradan olma ve kadîm hakkında da kadîmdir, diye hükmetti. Bundan dolayı her birisi kendisiyle hüküm verilen ve üzerine hüküm verilen oldu (11).

Yâni zaman ile kayıtlanmış olmayan Hakk’ın vücûdunda “ilim” ve “hayât” vardır, deriz. Bu bakımdan Hak Teâlâ “Hayy” ve “Âlim” olmuş olur. Ve aynı şekilde zamanla kayıtlanmış olmayan melek hakkında da onun ilmi ve hayâtı vardır, deriz. Bağladığımız bu bağıntı ile o da hayy ve âlim olmuş olur. Bu şekilde zaman ile geçici olan insanın dahi ilmi ve hayâtı vardır, deriz. O da hayy ve âlim olmuş olur.

Oysa bu âlim ve hayylerin ilimdeki ve hayâttaki seviyeleri bir olmamakla beraber, ilim ve hayât sıfatları birer tek bir hakîkattir. Ve ilmin âlime ve hayyin hayâta bağıntısı dahi, bir bağıntıdır. Ancak kendisine ilim ve hayât küllî husûsları bağlanan mevcûtlardan bu küllî husûslara birer hüküm aît olur. O hüküm de budur ki, Hakk’ın vücûdu kadîmdir. Ve Hakk’ın vücûdundan, ilim ve hayât küllî husûsuna aît olan hüküm dahi “kadîm” hükmü olur.

Şu halde, Hakk’ın ilmi ve hayâtı kadîmdir, deriz. İnsan vücûdu ise sonradan olmadır. Bundan dolayı insan vücûdundan bu küllî husûslara âit olan hüküm de “sonradan olma” hükmü olur. Bu halde de, insanın ilmi ve hayâtı sonradan olmadır, deriz. Demek ki, küllî husûsların açığa çıkması mahal sebebiyle oluyor ve mahal onlara bir hüküm veriyor.

Şimdi ey hakîkat tâlibi, basîret gözüyle dikkat et ki, birer idrak edilebilir hakîkatten ibâret olan ilim ve hayât mevcûtlara bağlandığı zaman, kadîm oluş ve sonradan oluşu nasıl ortaya koydu ve yokluklardan ibâret olan idrak edilebilirler ile ayni mevcûtlar arasındaki bu irtibâta hayret bakışı ile bak! Çünkü mevcût olmayan ile mevcût arasındaki irtibât acâîp bir iştir.

Böyle olunca ilim, ilimle vasıflanmış olan kimse hakkında “âlim” denilmesine hükmettiği gibi, ilim ile vasıflanmış olan kimse de, eğer kendisi sonradan olma ise, ilim üzerine “sonradan olma” ve kadîm ise “kadîm” denilmesine hükmeder. Şu halde ilim ile âlimden her birisi hem kendisiyle hüküm verilen ve hem de üzerine hüküm verilen olmuş olur.

 

Fususu’l Hikem
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi