Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Şimdi eğer onların oluşumu bunu vermese idi, Âdem hakkında dedikleri şeyi demezler idi. Oysa onların şuûrları yoktur. Eğer onlar nefslerine ârif olsaydılar, bilirlerdi. Ve eğer bilseydiler, bu sözü söylemekten sakınır ve kendilerini korurlardı. Ondan sonra onlar incitmekle kalmadılar. Belki takdîs ve teşbîhten üzerinde bulundukları şeyle da’vâda daha da ileri gittiler.

Oysa Âdem indinde, meleklerin üzerinde olmadıkları ilâhi isimler vardır. Bundan dolayı onlar Rablerini o isimler ile tesbîh etmediler ve onlardan takdîs eylemediler. Böyle olunca bizim onun indinde vâkıf olmamız ve Allah Teâlâ ile edebi öğrenmemiz için Hak bize bu olanları anlattı.

Şu halde biz onunla tahakkuk ettiğimiz ve ihtiva edici bulunduğumuz şeyi kayıtlayarak da’vâ etmeyelim. Şimdi biz nasıl kesin olarak bu böyledir iddiasında bulunalım? Bundan dolayı hâlimiz olmayan ve ondan bizim ilim üzere olmadığımız şeyi da’vâ ile genelleştirelim? Netîcede onun sebebiyle rezil mi olalım? İşte bu ilâhî târîf edeb sâhibi, eminler ve halîfeler olan kullarını Hakk’ın terbiye ettiği şeydir (9).

Yâni meleklerin bu cüz’i noksan oluşumları Âdem hakkında bu îtirâzı vermeseydi, Âdem hakkında: “Yâ Rab sen yeryüzünde fesâd çıkaran ve kan döken kimseyi hálk edermisin?” demezler idi. Oysa melekler, kendi oluşumlarının gereği olan hâlin üstün gelmesinden dolayı, Hakk’a karşı çekiştiklerinin ve îtirâz ettiklerinin ve netîcede Âdem’e yükledikleri fesâdın kendilerinden de çıkmış olduğunun farkına varmadılar.

Eğer onlar kendi nefslerinin hâs Rabbleri olan ilâhi isimlerin Âdem hakîkatinin ihâtası altında olduğuna ârif olsa idiler, bu küllîyyeti sebebiyle Âdem’in hilâfeti hakedişini bilirler idi. Ve eğer Âdem oluşumunun küllîyyetini bile idiler, onu kötülemekten sakınır ve kendilerini korurlardı. Melekler Âdem’i kötüleyip ve onu incitmekle yetinmediler.

Belki kendilerinin görünme yeri oldukları bazı isimler sebebiyle kendilerinden çıkan tenzîh ve takdîsi yeterli görüp: “ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu leke” ya’nî “Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz” dediler.“ (Bakara, 2/30) demek sûretiyle da’vâyı artırdılar. Oysa Âdem meleklerin görünme yeri olmadığı birtakım ilâhi isimlerin görünme yeridir. Bundan dolayı melekler, Rabblerin Rabbi olan Allah Teâlâ’yı, Âdem’in görünme yeri olduğu o isimler ile teşbîh ve tenzîh etmediler; ve o isimler ile noksanlardan Hakk’ı takdîs eylemediler.

Çünkü ilâhi isimlerden bâzılarının hükümlerinin açığa çıkması kesâfet âleminin vücûduna bağlıdır. Eğer bu kesâfet âleminde Âdem’in vücûdu olmasa idi, acz ve muhtaç oluş ve günahlar gibi birtakım noksanların açığa çıkma mahalli bulunmaz idi. Çünkü Âdem “Mürîd-irâde eden” isminin dahi görünme yeri olduğundan, kendi irâdesiyle ilâhî emre muhâlefet eder ve ondan birtakım isyân çıkar.

Oysa daha önce fîhi Mâ-fîh’ten alınmış olan cümlelerde de beyân olunduğu üzere, meleklerde tercih yoktur ki, onlardan Hakk’a muhâlefet çıkmış olsun da, sonrasında Gaffûr ve Gaffâr isminin tecellî mahalli olabilsinler. Nitekim hadîs-i şerîfte bu hakîkate işâret buyrulur: “Eğer siz günah etmeseniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi giderip günah eden bir kavim getirir. Onlar Hak’tan mağfiret talep ederler. Hak da onları mağfiret eyler.”

Beyt:

Âyna-i mağfiret sûret-i isyânadır 
Halk günâh etmese, hálk eder âhar İlâh”

Bundan dolayı Âdem meleklerin tahakkuk etmiş olduğu ve olmadığı birtakım ilâhi isimler ile tahakkuk ettiği yönle en mükemmel bir görünme yeridir.

Hakk Teâlâ Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de biz ümmet-i Muhammed’e melâikenin bu çekişmesini ve olup biten da’vâsını anlattı. Tâ ki bu olanları işitip, nefsimiz Hakk’ın icrââtlarına karşı kabûl etmeme da’vâsına teşebbüs etmek istediği vakit, duraksayalım. Ve ilâhi nasîhat ile nasîhatlanmış olarak, Allah Teâlâ’ya karşı, edeb çerçevesinde muâmele etmeği öğrenelim.

Böyle olunca biz ilâhi isimlerden hangileriyle tahakkuk etmiş ve ilimden ve kemâlâttan ve bizzat yaşayarak hakîkatini idrak ettiğimiz ne gibi şeyleri ihtiva etmiş isek onlarla yetinmeyelim. Ve “İşte isimler bizim tahakkuk etmiş olduğumuz kadardır. Ve kemâlât dahi bizden çıkmış olan kadardır” diyerek isimleri ve kemâlâtı kayıtlama iddiasında bulunmayalım.

Hâlin hakîkati bu şekilde iken biz ilâhi isimleri tümüyle tahakkuk eylediğimizi mutlak olarak nasıl iddia edebiliriz? Ve tahakkuk etmediğimiz yönle hâlimiz olmayan ve o kemâlâttan bizim bizzat hakîkatini idrak etme ve hâline âit ilim üzere olmadığımız bir şeyi iddia ile genelleştirelim de, bu genelleşen iddiamız sebebiyle, Allâh indinde ve insanlar indinde rezîl mi olalım? İşte Âdem’in hálk edilişi hakkında melekler tarafından gerçekleşen çekişme ve da’vâ bahsindeki ilâhî târif, Hak Teâlâ Hazretlerinin edeb sâhipleri ve eminler ve halîfeler olan kullarını terbiye ettiği bir şeydir. Buna karşı uyanık olmak lâzım gelir.

Mesnevî:

Tercüme: “Yâ Rab, bu cür’eti kulundan affet! Bu îtirâz sözlerinden tevbe ettim, beni azarlama! Ey yardım dileyenlerin yardım edicisi bize hidâyet eyle! Bizim ilimler ve zenginlik ile iftihârımız yoktur. Kalbi kaydırma, kereme şüphe ettiği halde hidâyet kıldın; kazâ kaleminin yazdığı kötülüğü değiştir! Kâzânın kötülüğünü bizim canımızdan geçir! Bizi safâ ihvânından ayırma! Senin ayrılığından daha acı hiçbir şey yoktur. Senin muhafazan ve himâyen olmaması, dolaşıklıktan başka bir şey değildir.”

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi