Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Daha sonra hikmete dönerek deriz: Bilesin ki, muhakkak küllî husûslar (her ne kadar onların “ayn”ında onlar için vücûd yok ise de) onlar şüphesiz zihinde idrak edilebilir ve bilinebîlirdir. Şimdi onlar bâtındır; aynî vücûddan zâil olmaz. Ve kendisi için aynî vücûd olan her bir şeyde, onların hükmü ve eseri vardır. Belki o küllî husûs onların, yâni ayni mevcûtların aynlarının gayri değil, “ayn”ıdır. Ve küllî husûslar kendi nefsinde idrak edilebilir olmaktan zâil olmadı.

Bundan dolayı onlar, idrak edilebilirlikleri yönüyle bâtın oldukları gibi, mevcûtların ayn’ları yönüyle zâhirdir. Böyle olunca her bir aynî mevcûdun akıldan kaldırılamayan ve onunla idrak edilebilir olmaktan zâil olacak bir vücûd ile, “ayn”da vücûdu mümkün olmayan bu küllî husûslara dayanağı sâbittir. O mevcût, gerek geçici ve gerek geçici olmayan olsun, farketmez. Geçici ve geçici olmayanın bu küllî idrak edilebilirlik bağıntısı tek bir bağıntıdır.

Şu kadar var ki, bu küllî hûsusa kendisinin verdiği şey sebebiyle, ayni mevcûtlardan bir hüküm âit olur. İlmin âlime, hayâtın diriye bağıntısı gibi. Şimdi hayât idrak edilebilir bir hakîkattir. İlim dahi hayâttan farklı olan bir idrak edilebilir hakîkattir. Nitekim hayât ondan farklıdır (10).

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Âdem Kelimesinde mevcût olan “ilâhi hikmeti” beyân ederken, sırası geldiği için Âdemî oluşum ile meleklerin oluşumu arasındaki farkı; ve meleklerin Âdem oluşumu hakkındaki îtirâzlarını ve meleklerin bilmediği ilâhi isimleri Âdem’in haber vermesi üzerine meleklerin mahcûb olduklarını ve Hakk Teâlâ Hazretlerinin bu olan biteni haber vermekle, “edeb sahibi” ve “emîn” ve “halîfe” olan kullarını terbiye ettiğini îzâh etmişler idi.

Şimdi de buyururlar ki: Biz sırası geldiği üzere bu mârifetleri beyândan sonra yine ilâhi hükme dönerek deriz ki: Hayat, ilim, kudret ve irâde gibi küllî husûsların, her ne kadar aynî vücûdları yok ise de, onlar şüphesiz zihinde idrak edilerek bilinirler.

Çünkü onların farz edelim, kağıt, kalem, hokka gibi aynî vücûdları olmadığı için, “şu hayattır, bu ilimdir ve o kudrettir” diye kendileri duyusal işâret ile gösterilemez. Ve görme duyusu onları göremez. Bundan dolayı onlar akıl gözüyle müşahede edilerek zihinde bilinebîlirler. Şu halde bu küllî husûslar bâtın olmakla berâber aynî vücûddan zâil olmazlar; yâni bu latîf bâtın ma’nâlar kesîf cismâni sûretlere dâimâ bağlı olur. Çünkü sûret ma’nâ ve ma’nâ da sûret ile berâberdir. Ve onların bir dîğerine şiddetli bağları vardır.

Cenâb-ı Şeyh (r.a.) hazretlerinin mübârek arzuları, latîf Hakk ile kesîf âlem arasındaki irtibâtı beyândan ibârettir.
İşte kesîf aynî vücûd sahibi olan her bir şeyde, bu küllî husûsların hükmü ve eseri vardır. Çünkü idrak edilebilir husûslardan olan vasıf, bağlanacak bir vasıflanan ister. Vasıflanan olmayınca vasfın kendini göstermesi mümkün değildir. Meselâ uzunluk, genişlik ve derinlik birer vasıftır.

Cisim olmayınca bu vasıflar görünmez. Oysa cismi târîf ederken kendisinde uzunluk ve genişlik ve derinlik olan şeydir deriz. Bu vasıflar ise, cisimden ayrı olmayıp, belki cismin aynıdır. Bundan dolayı o küllî husûs aynî mevcûtlar ayn’larının gayri değil, belki aynıdır. Velâkin bu aynı oluş, mutlak küllî oluş yönünden değildir. Meselâ uzunluk bir küllî mutlak vasıftır.

Elimize uzun bir değnek aldığımızda bunda uzunluk vasfını görürüz. Ve bu uzunluk o değneğin aynıdır. Fakat uzunluğun hepsi bu değnekte bir araya gelmiş değildir. Bir diğerinden daha uzun birçok değnekler vardır. Şu halde bu değnekteki uzunluk cüz’î kayıtlanmış vasıftır. Ve o değnek bu cüz’î kayıtlanmış vasıf olan uzunluğun aynıdır.

Ve küllî husûslar, kendi nefsinde, dâimâ akıl mertebesinde mevcûttur. Bundan dolayı o küllî husûslar, akıl mertebesinde mevcûdiyetleri yönünden bâtın oldukları gibi, kesîf mevcûtların ayn’ları yönünden de zâhirdir. Meselâ uzunluk, genişlik ve derinlik küllî husûslardandır. Bunlar kendi nefislerinde ve zâtlarında, herhangi bir cisme bağlı olmadıkları zaman, akıl mertebesinde dururlar. Ve akıl mertebesinde mevcût oldukları sırada bâtındırlar.

Fakat kesîf olan bir cisme bağlandıkları zaman, duyu mertebesinde açığa çıkarlar. Şimdi mâdemki akıl mertebesinde mevcût olan küllî husûsların bu mertebeden kaldırılması mümkün değildir; ve mademki onları akıl mertebesinden kaldırabilecek bir vücûd ile, duyu mertebesinde bu küllî husûsların aynî vücûd sâhibi olmaları mümkün değildir, şu halde gerek rûhânî âlemde ve gerek his âleminde her bir aynî mevcûdun bu küllî husûslara dayanağı mevcûttur.

Meselâ uzunluk küllî vasfını akıl mertebesinde kaldırmak mümkün değildir. Çünkü bu, küllî bir kavramdır. Birçok uzunluklar türlü cisimlerde açığa çıkmakla, bu küllî kavram yine akıl mertebesinde durur. Bunu oradan ayırmak imkânı yoktur. Ve bu kavramın akıl mertebesinden tamamen kalkıp da his âleminde bir aynî vücûd sâhibi olması da mümkün değildir. Şu halde değnekler, ağaçlar, kuleler, minâreler vb. gibi his âleminde bulunan her bir aynî mevcûdun bu uzunluk küllî kavramına dayanağı mevcût olur. Diğer küllî kavramlar da buna kıyâs olunsun.

Ve küllî husûslara dayanan her bir mevcût, gerek zamanla kayıtlı olan his âlemindeki cismâni sûretler gibi geçici olsun ve gerek zamanla kayıtlı olmayan kadîm veyâ rûhâni mevcûtlar gibi geçici olmayan olsun farketmez. Çünkü geçici ve geçici olmayan mevcûtların bu küllî idrak edilebilir husûsa bağıntısı, tek bir bağıntıdır. Şu kadarki, cismânî ve rûhânî aynî mevcûtlardan her bir mevcûdun, kendi hakîkâtinin ve ayn-ı sâbitesinin verdiği gereklilik neden ibâret ise, onun bu gerektirmesi sebebiyle bu küllî husûsa bir hüküm aît olur. İlmin âlime, hayâtın diriye bağıntısı gibi.

Şimdi “ilim” ile “hayât” bir diğerinden ayrı birer idrak edilebilir hakîkat ve birer küllî kavramdır. Meselâ bir insan, bir de melek düşünelim. Bunların her ikisine de “ilim” bağıntısını bağladığımız için kendilerine “âlim” diyoruz. Fakat ilim, bu iki mevcûdun bildiği kadar değildir. Ancak bunların zâtî isti’dâdları bu idrak edilebilir hakîkat olan ilimden ve bu küllî husûstan ne kadarını bilmelerini gerektirmiş ise, ilim dediğimiz idrak edilebilir hakîkat üzerine o kadar hüküm âit olur. Bu iki mevcûdun ilimdeki seviyeleri bir olmasa bile, idrak edilebilir küllî husûs olan ilme bağıntıları tek bir bağıntıdan ibâret olur. Hayât, kudret, irâde gibi diğer küllî husûslar da bu örneğe kıyâs olunsun.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi