Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

Çünkü melâike, bu halîfe oluşumunun verdiği şeye vâkıf olmadı. Onlar hazreti Hakk’ın zâti ibâdetinin gerektirdiği şeye de vâkıf olmadılar. Çünkü hiçbir kimse Hak’tan kendi zâtının verdiği şeyin gayrisini bilmez. Oysa melekler için Âdem’deki toplayıcılık yoktur. Ve onlar, kendilerine mahsûs olan ilâhi isimlerin dışındakilere vâkıf olmadılar. Ve Hakk’ı onlar ile tesbîh ve takdîs ettiler. Oysa onlar, Allah Teâlâ için, kendilerine ilmi ulaşmamış isimler olduğunu bilmediler. Bundan dolayı onlar ile Hakk’ı tesbîh ve takdîs etmediler. Şimdi onların üzerine bizim bahsettiğimiz şey üstün geldi. Ve onların üzerine bu hâl hükmetti. Böyle olunca onlar, oluşumları yönünden “e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ” (Bakara,2/30) yâni “Ya Rab, sen yeryüzünde fesât çıkaran kimseyi mi hálk edeceksin?” dediler. Oysa bu çekişmekten başka bir şey değildir. Ve o çekişme, onlardan gerçekleşen şeyin aynıdır. Şu halde Âdem hakkında dedikleri şey Hak hakkında olan şeyin aynıdır.(8)

Yâni melekler bu halîfenin insâni oluşumunun zâhiren ve bâtınen sâhip olduğu ihâta ve toplayıcılığa vâkıf olmadı. Ve böylece onlar Hakk’ın zâti ibâdetinin gerektirdiği şeye de vâkıf olmadılar. Ve zâti ibâdetten kasıt, Hakk’ın zâtında, O’nun isimlerinin hepsiyle ibâdet etmektir.

Bilinsin ki, kul “bir tasarruf edicinin tasarrufu altında bulunan kimse”ye derler. Ve görünme yerlerinden her bir görünme yeri ilâhi isimlerden bir ismin tasarrufu altında olup, o ismin gerekleri kendilerinden çıkmak sûretiyle Hakk’ın zâtına ibâdet ederler. Ve netîcede de, her bir görünme yerinden ancak kendisinin hâs Rabbi olan ismin kemâlâtı açığa çıkar ki, Hakk’ın zâti ibâdetinden gereken şey, o görünme yeri hakkında, ancak bu ismin hükümlerinden ibâret bulunur.

O görünme yeri kendi hâs Rabbi olan o ismin kuludur. Ve görünme yerinin ibâdeti de Hakk’ın zâti ibâdetinden bir parçadır. Çünkü Hakk’ın zâtının bir çok yönlerinden sadece bir yöne dönüktür. Velâkin isimlerin hepsini toplamış olan “Allah” isminin görünme yeri olan insan-ı kâmil, bu a’zam ismin kulu olduğundan onun ibâdeti, zâti ibâdetten bir parça değildir.

Çünkü Hakk’ın zâtının bütün yönlerine dönüktür. İşte melekler bu hakîkate vâkıf olmadılar. Çünkü kendisinde isimleri toplayıcılık olmayan bir kimsenin Hak’tan bildiği ve anladığı şey, ancak kendi zâtının verdiği ilim kadardır. Yâni kendisinin hâs Rabbi olan ilâhî isim ne ise, o kimse Hakk’ı o isim ile kendinde açığa çıktığı kadar bilir. Oysa meleklerde Âdem’in toplayıcılığı yoktur. Onlar “Subbûh, Kuddûs, Tayyib, Tâhir, Nur, Vâhid, Ahad ve Aliyy” gibi kendilerine mahsûs olan tenzîh ve takdîse bağlı ilâhi isimlerden başka ilâhi isimler bulunduğuna vâkıf olmadılar; ve Hakk’ı bu isimler ile tesbîh ve takdîs ettiler. Ve bunu yeterli zannedip Âdem’in hálk edilişinin, kendilerinde olanı tekrar ortaya getirmek olacağı zannına düştüler.

Oysa onlar, Allah Teâlâ’nın başka isimleri de olup, bu isimlere vâkıf olmadıklarını ve bu isimlerle Hakk’ı tenzîh ve takdîs etmediklerini bilmediler. Bundan dolayı melekler üzerine bizim bahsettiğimiz vâkıf olamama gâlip geldi. Ve onlar üzerine diğer ilâhi isimlere ilimsizlik hâli hükmetti. İ’tidâl sınırından çıkıp edeb dâiresini aşarak Hakk’a îtirâz ettiler. Ve kendi nefislerini temize çıkararak Âdem’i kötülediler. Bundan dolayı melekler cüz’-i noksan oluşumları yönünden “yâ Rab, sen yeryüzünde fesât çıkaran ve kan döken kimseyi mi hálkedeceksin?” dediler. Oysa meleklerin bu sözleri ancak çekişmeden ibârettir. Ve çekişme ise fesadın gereğidir. Ve onlardan gerçekleşen îtirâz çekişmenin aynıdır. Şu halde melekler, bu sözleriyle,

Âdem hakkında dedikleri şeyin aynını yapmış oldular. Çünkü onlar, Âdem yeryüzünde fesât çıkarır ve kan döker demişler idi. Oysa fesât çıkarma ve kan dökme, fiilen Hakk’a muhâlefettir. Ve muhâlefet ise îtirâzdır. Ve İtirâzın bulunduğu mahalde fesât oluşur. Melekler böyle demekle Hakk’a söz ile muhâlefet ettiler ve Hakk’ın arzusunun meydana gelmesinin tersine çalıştılar. Bu ise îtirâzdır. Bundan dolayı Âdem’e yükledikleri fesâdın aynını kendileri de yapmış oldular.

Soru: Âdem henüz hálkedilmemiş olduğu halde, melekler Âdem’in fesât çıkaracağına ve kan dökeceğine nasıl hükmettiler?

Cevâp: Bu sorunun cevâbını Hz. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (r.a) Fîhi Mâ-fîh ismindeki mübârek eserlerinde aşağıdaki yön üzere beyân buyururlar: “Buna iki yön ile cevâp verdiler. Biri nakil, diğeri akıl iledir. Nakil olan odur ki, melekler bir kavmin geleceğini ve sıfatlarının böyle olacağını levh-i mahfûzdan okudular. Bundan dolayı ondan haber verdiler. İkinci yön odur ki, melekler akıl yoluyla o kavmin yeryüzünde zuhûra geleceklerini ve kuşkusuz hayvan olacaklarını ve hayvandan bu zâhir olacağını ve her ne kadar onlarda ma’nâ bulunur ve konuşurlar ise de, kendilerinde hayvâniyyet olduğundan çaresiz günah işleyeceklerini ve kan dökeceklerini ve kan dökücülüğün Âdem’î gereç olduğunu düşündüler.

Bir grup başka bir ma’nâ beyân buyururlar: Şöyle ki, melekler hâlis akıl ve sırf hayırdırlar. Ve onların bir işte aslâ tercihleri yoktur. Nitekim rü’yâda bir fiil işlersen, onda tercih kullanmış olmazsın. Eğer uyku sebebiyle küfretsen veyâ tevhîd eylesen veyâhut zinâ etsen şüphesiz sana îtirâz veyâ övgü olunmaz. Melekler uyanık hâlde bu gibidirler. Ve insânlar ise bunun aksinedirler. Onlarda tercih ve heves vardır.

Her şeyi kendi nefisleri için isterler. Ve her şeyin kendilerinin olması için kan ederler. Bu hal ise hayvâni sıfatlardandır. Bundan dolayı melekler, insânlık hâlinin zıddı olarak zâhir oldu. Şimdi her ne kadar orada bir söz ve konuşma mevcût değil ise de böyle dediler diyerek, bu yol ile onlardan haber vermek mümkündür. Onun takdîri böyle olur ki, eğer bu iki birbirine zıt hâl söze gelseler ve kendi hâllerinden haber verseler, böyle olur.

Nitekim şâir der ki: “Havuz, ben doldum der.” Havuz söz söylemez. Onun ma’nâsı budur ki, eğer havuzun dili olsa idi, bu hâl içinde böyle der idi. Her bir meleğin bâtınında bir levh vardır ki, o levhden kendisinin kuvveti kadar âlemin hâllerini ve vuku bulacak şeyleri evvelce okur. Ve okuyup bildiği şeyler, vücûda geldiği zaman, o meleğin Bârî Teâlâ hakkındaki inancı ve aşkı ve mestliği artar. Ve Hakk’ın azametine ve gaybı bilişine hayret eder. Ve onun aşk ve inancının artması ve sözsüz ve ibaresiz hayreti onun tesbîhi olur.

Nitekim mîmâr, bu evi binâ ederken bu kadar kereste ve bu kadar kerpiç ve bu kadar çivi gidecektir diyerek yardımcısına haber verir. Evin inşaası bittiğinde, fazlasız ve noksansız, ancak o kadar malzeme sarf edilmiş olur. Yardımcısının inancı artar. Melekler de bu gibidirler.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi