Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 


Şimdi ilâhi sûrette olan isimlerin hepsi bu insan oluşumunda açığa çıktı. Böyle olunca onun derecesi bu vücûd ile ihâtayı ve toplamayı taşıyıcı oldu. Ve Allah Teâlâ’nın delili melekler üzerine, onunla var oldu. Şimdi dikkat et! Muhakkak Allah Teâlâ sana, senin gayrin ile nasihat etti. Ve bak! üzerine azarlama gelen kimseye nereden azarlama geldi? (7).

Yâni insan-ı kâmil, hakîkî melikin isimlerinin hazîneleri üzerine basılan mührü derecesinde ve toplayıcı ismin nakış mahalli olduğundan, ilâhi sûrette mevcût olan isimlerin tümü bu insan oluşumunda açığa çıktı.

Çünkü padişâhın mühüründe nakşolunmuş olan isim görülünce, bu mühürden o pâdişâhın bütün sıfatlarına ve isimlerine geçiş olur. Bundan dolayı o mühürde pâdişâhın sûretinde mevcût olan isimlerin hepsi açığa çıkar. Ve mühür cismâni sûret îtibârıyla her ne kadar küçük bir cisim ise de, onun ma’nâsı pâdişâhın üstün gelici kuvvetine ve saltanatına uyarı olduğundan kimse onu kaldırmaya cür’et edemez.

İşte dünyâda geçici mühür ve âhirette ebedi mühür ile mühürlenmiş olan insan-ı kâmilin oluşumu dahi böyledir. Bundan dolayı insan-ı kâmilin derecesi bu aynî ve unsurî vücûdu ile, bütün isimlerin ihâtasını ve mutlak zâtın tenezzül mertebelerinin tümünü taşıyıcı oldu.

Ve bu ihâta ve toplayıcılık sebebiyle Allah Teâlâ’nın delili melekler üzerine onunla var oldu. Çünkü “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh” ya’nî “Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti.” (Bakara, 2/30) âyet-i kerîmesinde beyan buyurulduğu üzere, Hakk Teâlâ yeryüzünde halîfe edineceğini meleklere haber verdi.

Melekler de: “Ya Rabbî yeryüzünde fesâd eden ve kan döken kimseyi nasıl halîfe edineceksin? Oysa biz sana tesbîh ve hamd ederiz ve seni takdîs ederiz” dediler. Oysa meleklerde bu toplayıcılık ve ihâta bulunmayıp onlar Hakk’ı, görünme yeri oldukları hâs isimleri çerçevesinde tenzîh ve takdîs ettikleri ve ona bu isimler çerçevesinde hamd ettikleri yön ile, diğer isimler ile Hakk’ın tenzîh ve takdîs ve hamd edilmesinden habersiz idiler.

Ne zaman ki Hak Teâlâ’nın: “yâ âdemu enbi’hum bi esmâihim” ya’nî “Ey Âdem! Bunları onlara, isimleriyle haber ver“ (Bakara, 2/33) hitâbı üzerine Âdem onların bilmedikleri isimlerden haber verince, melekler bu delil üzerine “subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ” ya’nî “Sen sübhansın. Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur” (Bakara, 2/32) diyerek aczlerini îtîrâf ettiler ve sorularından vazgeçtiler.

Şimdi Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a) açığa çıkma ve açığa çıkarma işinde kendi hilkâtlerini yeterli görüp halîfenin gereksiz olduğunu zanneden meleklerin hâlinden ibret alınması için buyururlar ki: “Sen yeryüzünde Allah’ın halîfesi olan insan-ı kâmilin derecesi karşısında edebini muhafaza et! Muhakkak Allah Teâlâ, senin gayrin olan meleklerin hâliyle sana nasîhat buyurdu. Ve bak ki, üzerine azar gelen meleklere bu azar nereden ve hangi sebepten geldi?”

Çünkü Hak Teâlâ onların sorusu üzerine: “Benim bildiğimi siz bilmezsiniz” deyip onları câhil saydı. Ve câhil sayılmak ise şüphesiz azardır. Ve Hz. Mevlâna (r.a) Mesnevî Şerîf’lerinin üçüncü cildinde insan-ı kâmil’e karşı yerine getirilmesi gerekli olan edeb hakkında şöyle buyururlar.

Mesnevî:

Tercüme: “Bu sır söyleyici olan resûller İsrâfîl huylu dinleyici isterler. Onların, pâdişâhlar gibi, bir gururu ve bir kibri vardır. Dünya ehlinden kölelik isterler. Sen onların lâyık oldukları edeb vazîfesini yerine getirmedikçe onların risâletlerinden nasıl istifâde edersin? Sen onların önünde iki kat olarak eğilmedikçe, o emânet sana ne zaman ulaşır? Her bir edep onlara nasıl makbûl gelir? Çünkü onlar mübârek köşkten geldiler.”

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi