Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.

 


 

 

besmele

Şimdi o, ezelî olan sonradan meydana gelmiş insândır ve ebedî olan dâimi oluşumdur; ve birleştirici olan ayırıcı kelimedir. Bundan dolayı âlem onun vücûduyla tamâm oldu. Böyle olunca o, âlemden, yüzükteki yüzüktaşı gibidir ki, o, pâdişâhın hazînelerini onunla mühürlediği nakş ve alâmet mahallidir (5).

Yâni toplayıcı varlık olan insan-ı kâmil, sûretiyle sonradan var olmuştur ve rûhi hakîkatiyle ezelîdir. Çünkü ilmi sûretler ilâhî ilimdir; ve ilim ilâhi bağıntılardan bir bağıntı olması îtibârıyla Hakk’ın aynıdır; ve Hak ise ezelîdir. Ve insâni hakîkat sonsuz bağıntıları toplamış olan vâhid zâta karşılık olan ayna gibi olup vâhid zâtın mertebelerin tümüne tenezzülü bu hakîkatle olduğundan ve mertebelerin tümü ise, Hakk’ın vücûdundan ibâret ve Hakk’ın vücûdu ise ebedî olduğundan, insan-ı kâmilin oluşumu dahi ebedîdir. Hiçbir mertebede aslâ fenâ bulmaz.

Ve insan-ı kâmil bir kelimedir ki, zorunlu hükümler ile mümkün hükümlerin aralarını ayırır. Ve kendisi zorunlu ile mümkün arasında berzahdır. Ve berzah olan şeyin iki tarafa da birer yüzü vardır. Bundan dolayı insan-ı kâmil zorunlu hükümler ile mümkün hükümleri birleştirmiştir. Velâkin onun berzah oluşu iki taraftan ayrı olmak ve kendisinin ilâve ayn’ı bulunmak sûretiyle değildir.

Meselâ kelimenin vücûdu sûretle ma’nâ arasında berzahtır. Velâkin kelimenin vücûdu sûret ve ma’nâya göre bir ilâve ayn değildir. Çünkü sûret kelimenin “ayn”ı olduğu gibi, ma’nâ da o sûretten hâriç değildir. Bundan dolayı kelime sûret ve ma’nâyı bir dîğerinden ayıran bir berzah olmakla berâber bunlardan ayrı değildir. Ve sûret ve ma’nâdan fazla olarak bir “ayn”a da sâhip değildir. İşte insan-ı kâmilin vücûdu da bu örneğe uyarlanabilir.

Şimdi Âdem mertebelerin tümüne toplayıcı olduğu ve onun taayyünü bütün ilâhi isimlerin açığa çıkmasına müsâit olduğu için, âlemin vücûdu Âdem’in vücûduyla tamâm oldu. Çünkü Âdem’in vücûdu olmasa idi, âlemin vücûdu rûhsuz bir tesviye edilmiş ceset ve cilâsız bir ayna gibi kalır idi. Bundan dolayı âlemin Âdem’e nispeti, yüzüktaşının yüzüğe nispeti gibidir.

Ve yüzüktaşı nakş ve alâmet mahallidir ki, pâdişâh hazînelerine onunla mühür vurur. Çünkü yüzükten kasıt nakş ve âlamet mahalli olan onun taşı olduğu gibi, âlemden kasıt dahi, hakîkî melik’in ismi olan “Allah” toplayıcı isminin nakş mahalli olan insan-ı kâmil’dir; ve hakîkî melik isimlerinin hazînelerini bu alâmetle muhafaza eder.

Bilinsin ki “O insan ezelî olan sonradan meydana gelmiş ve ebedî olan dâimi oluşumdur” ibâresi altında çok büyük ma’nâlar vardır. Bu beyândan insanın, yalnız yeryüzü üzerinde açığa çıkan insandan ibâret olmadığı açıkça görülür. Çünkü yeryüzünün başlangıcı ve sonu vardır. Bundan dolayı onun üzerinde açığa çıkan insanların da başlangıcı ve sonu vardır. Şu halde yeryüzü üzerindeki insanlar ezelî olan sonradan meydana gelmiş değildir, ebedî olan dâimi oluşumda değildir. Şimdi bu ma’nâyı izâh etmek için bir ön bilgi vermek lâzımdır.

Şöyle ki, Hakk’ın vücûdunun ne başlangıcı, ne de sonu vardır, kadîmdir. Bundan dolayı onun sıfatları ve isimleri dahi kadîmdir. Ve sıfatlarının ve isimlerinin hükümlerinin ve eserlerinin açığa çıkması aslâ durma kabûl etmez. Şu halde, Hakk’ın tecellî etmediği bir ân yoktur. Nitekim, âyet-i kerîmede “külle yevmin huve fî şe’n” ya’nî “O her an yeni bir iştedir”(Rahmân, 55/29) buyrulur. Hak Teâlâ ezelen ve ebeden Hâlık’tır, Rezzâk’tır, Gaffâr’dır, Mümît’tir, Muhyî’dir vb. Bundan dolayı vücûd kadîm olduğu gibi, sonradan var olanların esâsları dahi kadîmdir. Ancak sonradan var olan fertlerin başlangıcı ve sonu vardır. Ve sonradan var olanların esaslarının başlangıcı ve sonu yoktur. Yâni Hakk’ın hálketmediği bir ân yoktur.

Şimdi sonsuz uzay Hakk’ın vücûdunun ayn’ıdır. Ve onda bir taraftan var olan ve bir taraftan bozulan var edilenler ve zâil olanlar hálkedicilik sıfâtının görünme yerleridir. Ve o sonsuz âlemlerin üzerinde ezelen var olan insanların fertleri sonradan meydana gelmiştir. Bundan dolayı insan hem ezelî ve hem de sonradan meydan gelmedir. Ve beşer fertleri ve üzerinde yaşadığı âlemler ecele tâbî olduğu halde onun bu sonsuz âlemler üzerinde sonu olmadan açığa çıkması onun ebedî daimi oluşumu olduğunu gösterir. Ve “oluşum” “sonradan meydana gelmek” ma’nâsındadır.

Bu cümlenin açık ma’nâsı: “Şimdi o, ezelî sonradan meydana gelmiş ve ebedî dâimi sonradan meydana gelmiş olan insandır” demek olur. Şu halde insan, kadîm olan Hakk’ın varlığında ezelden ebede kadar mevcûttur.

Yukarıdaki şerh, kerim olan şerh edicilerin verdikleri ma’nâya göredir. Ve bu kerim olan zâtlar, insanın sonradan meydana gelişi ancak yeryüzüne mahsus olduğu ve şehâdet âleminin ancak bizim âlemimiz olduğu düşüncesiyle bu şekilde şerh etmişler ve insan-ı kâmil sûretiyle sonradan meydana gelme ve rûhi hakîkati ile ezelîdir demişlerdir. Gerçi bu beyân da doğrudur; fakat insâni fertlere göre doğrudur.

Çünkü henüz sûret âleminde açığa çıkmayan her bir ferdin bir rûhi hakîkati vardır. Fakat “insan” kavramının sûret âleminde ezelden beri mevcût olmadığı düşüncesi darlıktır. Çünkü sûret âlemi ilâhi fiillerin aynasıdır. Ve ilâhi fiillerin ezelen ve ebeden durması mümkün değildir. Bundan dolayı bizim âlemimiz yok iken sonsuz uzayda başka âlemlerde insan sûretleri var idi. Bunun delîli ön bilgi cümlelerinde îzâh olunduğu üzere “Ve min âyâtihî hálkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh” ya’nî “Gökleri ve yeri hálk etmesi ve orada dâbbeh’den çoğaltıp yayması O’nun âyetlerindendir” (Şûrâ, 42/29) âyet-i kerîmesidir. Hak Teâlâ yerde ve göklerde “dâbbe” cinsinden olan mahlûkatı yaydığını beyân buyuruyor. Ve “dabbe” insanın sûretine de kapsamdır.

Nitekim âyet-i kerîmede, Enfâl sûresinde “İnne şerred devâbbi indallâhis summul bukmullezîne lâ ya’kılûn“ yâni “Muhakkak ki, Allah indinde dabbelerin en şerlisi akılsız olan sağır ve dilsizlerdir” Enfâl, 8/22) “dilsiz ve sağır ve akılsız olan “dabbelerin şerlisi” insan olduğu meydandadır. Ve aynı şekilde diğer bir âyet-i kerîmede de “İnne şerred devâbbi indallâhillezîne keferû fe hum lâ yu’minûn” yâni “Allah indinde devâbbın en şerlisi, muhakkak kâfirlerdir, artık onlar imân etmezler” (Enfâl 8/55) buyrulur. “Ve küfreden ve îmân etmeyen “devâbb” ise ancak insandır.”

Esâsen cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fütûhât’ın 367’nci kısmında hálketme esâsının ezelî ve ebedî olduğunu beyân buyururlar. Nitekim daha sonra büyük kıyâmet bahsinde ayrıntılı anlatılacaktır. Ve cenâb-ı Mevlâna Celâleddîn Rûmî efendimiz dahi Mesnevî- Şerîf’in üçüncü cildinde Dekûkî kıssasında olan beyt-i şerîfinin ikinci mısra’sında bu ma’nâya işâret buyururlar ki, fakîr Mesnev-î Şerîf’e olan âcîzâne şerhimde bu ma’nâyı îzâh ettim. Burada bahsetmek uzun olur.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi