Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.

 


 

 

besmele

Şimdi bu bahsedilen, “insan” ve “halîfe” olarak isimlendirildi. Onun insâniyyetine gelince, onun oluşumunun genelliğinden ve hakîkatlerin tümünü barındırdığından dolayıdır. Ve o, kendisiyle bakılan gözden, Hakk için gözbebeği gibidir. Ve “göz” ile anlatılmak istenen odur. İşte bunun için “insan” olarak isimlendirildi. Çünkü Hakk, onunla hálk ettiklerine baktı ve onlara rahmet etti (4).

Yâni âlem kuvvetlerinin tümünü yükseğini ve alçağını toplamış olan bu bahsedilene, yâni toplayıcı varlığa, “insan” denildi ki,aslî ismidir. Ve “halife” denildi ki, sonraki ismidir. Ona “insan” denilmesi, oluşumunun genel olmasından ve hakîkatlerin hepsini barındırması ve ihâta etmesinden dolayıdır. Çünkü rûhânî, tabîî ve unsurî olan bütün oluşumlarda onun sîrâyeti olduğu gibi, ulvî ve suflî bütün hakîkatleri barındırır. Âlemde hiçbir hakîkat yoktur ki, onda olmasın. İnsanın zâhirinde âlemin zâhirinde olan ve bâtınında da, âlemin bâtınında bulunan her bir şeyin benzeri vardır. Bundan dolayı insan mevcûtların özeti ve kâinatın özüdür. Çünkü âlem ilâhi sûret üzeredir. Ve insan ise o sûretin toplayıcı numûnesidir.

Ve bu “toplayıcı varlık’” kendisiyle bakılan gözün, Hak için, gözbebeği gibidir. Ve “göz” ile anlatılmak istenen dahi, ancak odur. Ve görme kuvveti görünen şeylerin aynını nasıl gözbebeği ile idrâk ederse, mutlak zâtın kendi tenezzül mertebelerinin tümüne olan bakması da, bu gözbebeği gibi olan insan-ı kâmil ile olur. Yâni görme kuvvetinin algısı olan görmek gözbebeğinin sûreti ile olduğu gibi, Hak için görmek algısı dahi insan-ı kâmilin sûretine âit taayyün ile olur. Ve insan görme kuvvetiyle kendisinin aynı olan vücûduna baktığında oluşan görme algısı, başkasından kazanılmaz. Belki bu algı kendi zâtının kendi zâtına verdiği bir algıdan ibârettir. İşte insan-ı kâmil denilen görünme yeriyle olan ilâhî bakışta böyledir. Onun için Hz. Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’nin iki yüz yirmi birinci kısmında şöyle buyurur:

Beyt:

Tercüme: “Gayr nerededir? Ve varlıkta bütün “beşer” olarak isimlendirdiğin vücûdun gayrı bir şey yoktur. Çünkü o, aynen ve ilmen varlığın hepsine kapsam olan bir isimdir. Bundan dolayı sen sûretlerden çıkma!”

İşte insan, Hak için gözün göz bebeği gibi olduğundan dolayı, “insan” olarak isimlendirildi. Çünkü Hak insan-ı kâmil ile hálk ettiklerine baktı ve onlara rahmet eyledi. Çünkü insan-ı kâmil âlemin var edilmesine ve onun devamlılığına ve kemâlâtına ezelen ve ebeden dünyâca ve âhiretçe sebeptir.

İlim mertebesinde sebep oluşuna gelince: Hak Teâlâ kendi zâtına zâtıyla tecellî ettiği ve bütün sıfatlarını ve kemâlâtını zâtında müşâhede ettiği ve onları insan-ı kâmilin hakîkatinde müşâhede etmeyi istediği zaman, ilim mertebesinde insan türünün hakîkati olan hakîkat-ı muhammediyye, Hak için, ayna gibi oldu. Ve âlem hakîkatlerinin tümü onun vücûdu ile mevcût oldu. Ve bu hakîkat bütün isimleri toplamış olan “ilâhiyyet” mertebesine karşılık oldu. Daha sonra Hak Teâlâ o hakîkatte bütün isimlere ayrıntılı vücûd verip a’yân-ı sâbite açığa çıktı.

“Ayn”daki sebep oluşuna gelince “Allah ilk önce benim nûrumu hálk etti” hadîs-i şerîfi gereğince nûr-i muhammedîden ibâret olan ilk aklın var edilmesiyle, Hak Teâlâ hâricî vücûdu ilmi vücûda uygun kıldı. Daha sonra ilk aklın içine aldığı diğer mevcûtlar açığa çıktı. Nitekim altılı mertebe bahsinde daha önce beyân edildi.

Kemâlâta sebep oluşuna gelince. Hak Teâlâ insan-ı kâmilin kalbini zâtının ve isimlerinin tecellîlerine ayna kıldı. İlk önce ona, daha sonra onun vâsıtasıyla âleme tecellî etti. Bu hâl, bir aynaya yansıyan nûrun onun karşısında bulunan diğer bir aynaya yansımasına benzer. Şu hâle göre isimlerin ilimde ve “ayn”daki aynları ve onların kemâlâtı ancak insan-ı kâmil vâsıtasıyla husule geldi. Ve insan ilk gâye olunca, tabîidir ki onun hâricîsi vücûdu âlem hakîkatlerinin vücûdunu gerektirir. Bundan dolayı Hak Teâlâ, en son insanı var etmek için, ilk önce âlemin parçalarını var etti. Nitekim buna işâreten, hadîs-i kudsîde: “Levlâke levlâk lema halaktü’l eflâk” yâni “sen olmasa idin yerleri, gökleri hálketmez idim” buyruldu. Ve Hz. Mevlâna Celâleddîn Rûmî (r.a.) Efendimiz, Mesnevî-i Şerîf’lerinin dördüncü cildinde bu hakîkati şu yön ile izâh buyururlar:

Mesnevî:

Tercüme “Zâhire göre, o dal budak meyvenin aslıdır. Velâkin bâtına göre, dal budak meyve için vücûd bulmuştur. Eğer meyve meyl ve ümîdi olmasa idi, bahçıvan hiç ağacın kökünü diker miydi? Böyle olunca o ağaç ma’nâ îtibârıyla meyveden doğdu. O meyvenin doğumu her ne kadar sûret îtibârıyla ağaçtan olmuş ise de, bunun için, o ilimlerin sâhibi olan (S.a.v.) Efendimiz: “Biz öne geçmiş olan sonra gelenleriz” işaretini beyân buyurmuştur. Ve yine buyurur ki: “Gerçi ben sûret îtibârıyla Âdem’den doğmuşumdur. Velâkin ma’nâ îtibârıyla ceddin ceddi olarak olmuşumdur. O meleğin secdesi benim için olmuştur. Ve benim için yedinci felek üzerine gitmiştir. Aklın ilki, amelde sonra geldi. O öyle bir akıl ki, ezel vasfı ola.”

İşte bu ezelî müşâhede ve ilmî ve aynî var etme onlara bakıştan ve onların üzerine öz olarak rahmâniyye rahmetinin ve ayrıntılı olarak rahîmiyye rahmetinin feyzlendirilmesinden ibârettir. Çünkü bütün kemâlât vücûd üzerine tertîp edilmiştir. Ve vücûd aslî rahmettir ki, rahmetin türleri ve dünyâ ve âhiret ile ilgili saâdet hep bu aslî rahmete tâbi’dir.

 

Fususu’l Hikem / Âdem Fassı
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi