Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.

 


besmele

Ve melekler de kavim terimlerinde “büyük insan” denilen bu sûretin, yâni âlem sûretinin, bâzı kuvvetlerinden oldu. Böyle olunca melekler o sûret için, insan oluşumundaki rûhâni ve hissi kuvvetler gibi oldu. Ve onlardan her bir kuvvet kendi nefsi ile örtülüdür, zâtından üstününü görmez. Ve muhakkak kuvvetlerde Allâh indinde olan her bir yüksek makâm ve derece için kendi zannında yeterlilik vardır. Çünkü onların indinde, ilâhî tarafa ve hakîkatlerin hakîkati tarafına ve bu vasıfları taşıyıcı olan oluşumda âlem kabûl edicilerinin hepsini, yükseğini, alçağını barındıran küllî tabîatın gerektirdiği şeye dönük olan arasında, ilâhi toplayıcılık hâsıldır (2).

Yâni melekler, evliyâullâhın terimlerinde, “büyük insan” denilen âlem cismi sûretinin bazı kuvvetlerindendir. Çünkü âlem kendisinden var olan insanın vücûduyla berâber bütün herşeyiyle isimlerin tamamına görünme yeri olduğu için ilâhi sûret üzere mahlûktur. Ve âlem cisminin küçük parçası olan insan, ilâhi isimlerin hepsine görünme yeri olarak onun rûhu derecesinde bulunduğu yönle, cismen küçük ve mânen büyüktür. Çünkü mânen âlemi dahi toplamıştır. Bu sebeple evliyâullah, cisim i’tibârıyla âleme “büyük insan” ve Âdem’e “küçük insan” ve ma’nâ i’tibârıyla âleme “küçük insan” ve Âdem’e “büyük insan” der.

Ve cismen büyük insan denilen âlemde, elektrik kuvveti, buhâr kuvveti, çekim kuvveti ve merkezkaç kuvveti gibi birçok tabîat kuvvetleri ve cinni rûhlar ve şeytanî rûhlar gibi bir çok rûhâni kuvvetler olduğu gibi, onun parçalarından olan her bir mahlûkta dahi bitkisel ve hayvânsal kuvvetler ve bunlarda dahi silsileler yönüyle sayısız ve hesapsız muhtelif kuvvetler vardır. Oysa melekler cisme âit duyusal sûretler ile mevcût olan kuvvetlerin ve nefsi kuvvetlerin ve kudsi akla âit kuvvetlerin rûhlarıdır.

Bunlar rabbâni hükümleri ilâhî eserleri, cismâni âlemlere ulaştırırlar. İlâhi nûrlar ile güçlü oldukları için onlara “melek” denilmiştir. Bundan dolayı melekler, âlemin sûretinde mevcût olan kuvvetlerin bazısı olmuş olur. Şu halde melekler, âlemin sûreti için insâni oluşumda olan rûhâni ve hissi kuvvetler gibi oldu.

Ve insandaki rûhâni kuvvetler bâtın duyulardır ki, onlar da “müşterek hissi kuvvetler”, “hayâle âit kuvvetler”, “tefekkür etme kuvveti”, “vehim veren kuvvetler” ve ”hâfıza kuvveti”dir. Ve tabîî rûhuna âit olan “çekim kuvveti”, “zaptetme kuvveti”, “hâzmetme kuvveti”, “koruma kuvveti”, “geliştirme kuvveti”, “oluşturma kuvveti” ve “tasavvur etme kuvveti”dir. Ve hayvânî ve nefsânî rûhuna âit olan ilim,yumuşak huy, ağırbaşlılık, cesaret, adâlet, siyâset, gurur ve reislik gibi kuvvetlerdir.

Hissi Kuvvetler de zâhir duyulardır ki, onlar da: “İşitme kuvveti”, “görme kuvveti”, “koklama kuvveti”, “tadma kuvveti” ve “dokunma kuvveti” denilen beş kuvvetten ibârettir. Ve bu kuvvetler hissedilebilir olan maddi cisimlere bağlı olur.

İşte bu rûhâni ve hissi kuvvetler insanın bedenini idâre ettiği gibi, melekler de âlem cisminin bütün herşeyini idâre edici bulunduğu için âlem sûretinin rûhâni ve hissi kuvvetleri gibi oldu. Nitekim Hak Teâlâ “Fel mudebbirâti emrâ“ ya’nî “emri tedbir edenlere” (Nâziât, 79/5) buyurur.
Ve Hz. Hayyâm bu dörtlükte bu hakîkati kısaca beyân eder: Dörtlük:

Tercüme: “Hak cihânın cânıdır. Ve cihan bütün herşeyiyle bir bedendir. Melâike rûhları ise bu tenin bâtın ve zâhir duyularıdır. Felekler ve unsurlar ve mevcûtlar dahi insâna âit âzâ derecesindedir. İşte tevhîd ancak budur. Ve bunun gayrisi bütün çokluktan ibârettir.”

Ve âlem sûretlerinde olan her bir kuvvet kendi nefsiyle perdelidir. Kendisinden üstün olan başka bir kuvvet görmez. Nitekim akıl kuvveti ile vehim kuvveti, insanın âleminde saltanat iddia ederler. Biri diğerine itaat etmez. Çünkü akıl, delilleri değerlendirme kuvvetiyle, bütün hakîkatleri gereği gibi idrâk ve ihâta ettiğini iddiâ eder.

Oysa İmâm-ı Şâfiî Hazretlerinin şu;

Tercüme: “Akılların idrâkinin nihâyeti bağdır, düğümdür. Ve âlemlerin çalışma gâyesi şaşkınlıktan ibârettir.” beytinde buyurduğu gibi akıl, hakîkatleri idrâkten çok uzaktır. Bununla berâber herkes kendi aklını beğenir. Çünkü her ferdin aklı kendi nefsiyle perdelenmiştir. Ve böylece insan vücûdunda akıl vehme ve vehim de akla tâbî olmak istemez. Ve görme kuvveti bir şeyin görülmesinde gark olduğu zaman kendi nefsiyle perdelenmiş olup, o sırada söylenen sözler işitme kuvvetine te’sîr etmez olur. Ve işitme kuvveti bir sözün işitilmesinden gark olduğu vakitte, görme kuvveti çevresindeki eşyânın seyretme zevkinden perdeli olur. İşte meleklerin Âdem oluşumu hakkındaki çekişmesi dahi bu hakîkate dayanmaktadır.

Ve her bir kuvvet, Allâh indinde her bir yüksek makâm ve derece için kendi zannınca, nefsinde yeterlilik tasavvur eder. Ve kendi nefsinde gördüğü kemâl, diğerlerinin kemâlini görmeğe perde olur. Oysa hâlin hakîkati böyle değildir. Bu ancak bir zan ve tasavvurdan ibârettir. Bunun sebebi budur ki, her bir kuvvet indinde ilâhî tarafa (yâni her bir mevcût için vâsıtasız özel bir yön bulunan ve vâhidiyyet mertebesinden ibâret olan isimler ve sıfatlar mertebesine) ve hakîkatlerin hakîkati tarafına (yâni mevcût ve izâfi yoklukta olan bütün imkân dahîlindekileri toplamış olan imkâniyye mertebesi) ve bu vasıfları (yâni hakkıyye ve hálk edilmişlik vasıflarını) taşıyıcı olan insan oluşumunda âlem kabûl edicilerinin hepsini (yâni tabîî rûha isdi’dâdlı olan tesviye edilmiş cesedi ve tabîat âleminin elementsel, mâdensel, bitkisel, hayvânsal ve insâna âit bütün kabûl edicilerini) yükseğini (yâni melekleri) ve aşağısını (yâni elementsel cismanî âlemi) içine alan küllî tabîatın (yâni tabîatların aslı olan sıcaklık, soğukluk, ıslaklık ve kuruluğun) gerektirdiği şey arasında ilâhi toplayıcılık vardır. Bu cümleyi îzâh için birâz ayrıntı verilmesi lâzım geldi.

İlâhi toplayıcılığı toplamış olan üç hakîkat vardır:

Birincisi: Vâhidiyyet mertebesidir ki, isimler ve sıfatlar mertebesidir. Ve her bir mevcûda vâsıtasız bu mertebeden özel bir yön vardır. Çünkü en kesîf âlem olan şehâdet mertebesine kadar, bu mertebenin altında bulunan her bir mertebede var olan herhangi bir mevcût, bu mertebede mevcût olan bir ismin görünme yeridir. Ve bu isim, o mevcûdun özel yönüdür; ve o mevcût bu ismin gölgesidir. Gölge ile sâhibi arasında vâsıta olmadığı gibi, o mevcût ile bu isim arasında da vâsıta yoktur.

İkincisi: İmkâniyye mertebesidir. Bu mertebe fiilen mevcût olmuş ve potansiyel mevcût ve fiilen olmayan bütün imkân dâhilinde olan hakîkatleri toplamıştır. Ve bu öyle bir oluş yönüdür ki, rubûbiyetten ayrılıp kulluk ile vasıflanmıştır. Çünkü bir olan hakîkî vücûd vitr(tek) iken, bu imkâniyye hakîkati ile tecellî etmekle çift olmuş ve bir vücûd iki görünmüştür. Bundan dolayı imkâniyye mertebesi bütün çoklukların hakîkatlerini toplamıştır. Ve imkâniyye mertebesi vâhidiyyet mertebesine karşılık olduğu ve bütün bağıntıları ve işleri toplamış olan tek bir vücûdun tenezzülünden başka bir şey olmadığı için tabî ki ilâhi toplayıcılığa sahiptir.

Üçüncüsü: Külli tabîat mertebesidir. Bu mertebe vâhidiyyet mertebesi ile imkâniyye mertebesini birleştirmiştir. Ve madde âlemi bu mertebenin ihâtası altındadır. Bundan dolayı âlem sûretlerinde bir yön ile te’sîr eden ve bir yön ile te’sîr edilendir. Ulûhiyyet bu küllî tabîatın bâtını ve bu mertebe ulûhiyyetin zâhiridir. Çünkü ilâhi isimlerin kesîf sûretleri bu âlemde bu küllî tabîat ile açığa çıkar. Şu halde küllî tabîat hakkıyye ve hálkıyyeyi birleştirmiş olan küllî ilâhi hakîkattir. Ve Hak ile hálkedilen taraflarının kemâli ile zâhirdir.

İşte insâni kuvvetlerden her bir kuvvet ve âlem sûreti kuvvetlerinin bazısı derecesinde olan meleklerden her bir melek, kendi indinde, bahsedilen üç toplayıcılığı müşâhede ettiği için, bu üç hakîkate dönük bulunan her bir yüksek makâm ve dereceye kendi zannında yeterlilik tasavvur eder. Oysa onun bu zannı doğru değildir. Kendisinin üç toplayıcılığı toplamış olması, kemâlâttan ancak husûsî bir kemâlin görünme yeri olması sebebiyledir.
Dîğer tâbir ile ifâde edelim: Her bir kuvvet bir ismin görünme yeridir.

Ve isimde iki işâret vardır:

Birisi zâta, diğeri kendisinin mevzûu olduğu husûsî ma’nâya âittir. Zât bütün isimlerin ve sıfatların toplayıcısı olduğundan zâta işâreti i’tibârıyla hangi bir isim alınsa, onda bütün isimler mevcût bulunur. Ve o isim bu i’tibâr ile toplayıcılığa sahiptir. Velâkin onun görünme yeri, ancak kendisinin aynası olduğu yönle, bu görünme yerinin taayyünü, onda mevcût olan diğer isimlerin hükümlerinin açığa çıkmasına müsâit değildir.

Ve mevzû olduğu husûsî ma’nâ i’tibârıyla her bir isim diğer isimlerden ayrılır. Bundan dolayı bu i’tibâr ile onda toplayıcılık yoktur.

Fakat “Allah” toplayıcı isminin görünme yeri olan insan-ı kâmilin taayyünü bütün isimlerin hükümlerinin açığa çıkmasına müsâit olduğundan, bahsedilen üç hakîkati toplamıştır. Zîrâ toplayıcı isim olan “Allah” bütün isimleri ihâta etmiş olan zâta işâret eder. Ve bu bahsin detayları İdrîs Fassın’da gelecektir.

 

Fususu’l Hikem
Muhiddin İbnü’l Arabi

Ahmed Avni Konuk Tercüme ve Şerhi