Değerli okuyucular; Burada yazılan bütün bilgiler “Ehl-i Sünnet ve’l Cemaât” yaşantısı içerisinde Efendimiz (s.a.v)’in ve Kur’ân-ı Kerîm’in apaçık belirttiği zâhir hakîkatlerin doğru bir şekilde uygulanmasından ve yaşanmasından sonra ancak doğru bir şekilde yol gösterici olabilecektir. Bunların anlaşıldığı zannedilerek kulluğun gerekleri olan tâatten ayrılmakla dalâlet vâdîsine düşülebilir. Bu hakîkatler ve ilâhî bilgiler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırât-ı müstakimdir. Zâhiri gözardı ederek bâtına geçmek nefse kolaylık vereceğinden herşeyden önce farzların ve sünnetlerin tatbîki şarttır.


 

besmele

 

ÂDEM KELİMESİNDE MEVCÛT OLAN İLÂHİ HİKMETİN BEYANI OLAN FASSTIR

Şeyh-i Ekber (r.a.) Efendimiz Allah indinden desteklenmiş ve tertemiz muhammediyye şeriatı ile bağlı bulunduğu halde, pâk peygamber yolunun izinden giderek edeb diliyle Allah indinden desteklenmiş olan ve başkalarına da destek olan ve tertemiz muhammediyye şeriatı ile bağlanmış olup başkalarını da bağlayan kulların zümresinden olmaklığı Allâhü zü’l-Celâl Hazretleri’nden ricâ eder. Ve bu dünyevî oluşumda (S.a.v.) Efendimiz’in ümmetinden olup bütün hallerde ona tâbi olduğu gibi, ahirete âit bütün geçitlerde ve ilâhi mertebeler’de o Hazret’in seçkinleri zümresinin içinde olmasını ümît ettiğini beyân buyurur.

Şimdi ahadiyyet mertebesinden hakîkat-i muhammediyye vâsıtasıyla, Mâlik olan Hakk’ın hâlis kulu olan Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimizin pâk kalbine, bu Fusûsu’l-Hikem’den ilk önce ilkâ ve vahy olunan şey Âdem Kelimesinde mevcût olan “ilâhi hikmet”in beyânında olan fasstır.

“İlâhi hikmet”in Âdem Kelimesine tahsîs edilmesindeki sebep budur ki: İlâhiyyet Hakk’ın bütün isimleri ve sıfatlarını toplamış olan bir mertebenin ismidir. Ve Âdem, kemâlât âleminin anahtarıdır. Eğer Âdem olmasa idi, ulûhiyyet mertebesinin kendisinde bulunan isimler ve sıfatlar kemâliyle açığa çıkmaz idi. Çünkü “İlâhiyyet” “ilâhı olan” olmayınca açığa çıkmaz. Ve âlemde Âdem’in dışındaki görünme yerlerinin hiçbirisinin taayyünü, bu toplanmışların açığa çıkmasına müsâit değildir. O görünme yerinde ilâhiyyet’ten açığa çıkan şey, ancak onların hâs Rabbi olan ismin rubûbiyyet ve ulûhiyyetinden ne kadar payı varsa, o kadardır.

Şimdi, âlem Rahmân isminin görünme yeri olduğu ve “etteenni miner Rahmân” ya’nî “teenni Rahmân’dandır” kriterince âlemdeki açığa çıkışlar kemâl bulma kaidesine tâbî olup, kemâl bulmanında derece derece olması yönüyle mahlûkların en mükemmeli ve mevcûtların en şereflisi olan Âdem en sonra geldi. Bundan dolayı Âdem, bu var olan sûret türlerinin sonu ve mühürleyicisi oldu. Ve onda mevcûtların tamamının netîceleri ve özü ve esasları mevcût oldu. Ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün(celâ) ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyünün(isticlâ) kemâli Âdem’in vücûdu ile husûle geldi. Çünkü ilâhi isimlerin tamamı bâtında hatırlama mertebesinde iken, Âdem bunların tamamının sûretine görünme yeri ve ayna oldu. Beyt:

Tercüme:

“Hakîki muhabbet edilen kendi sûretini açığa çıkarmayı murât etti.
Âdem’in su ve çamur muharebe meydanında çadır kurdu.
Kendi cemâlini seyretmek için topraktan ayna yaptı:
kendi yansımasını gördü.
Kıskanmaktan hepsini alt-üst etti.”

İşte “ilâhi hikmet”in Âdem Kelimesine tahsîsindeki sebep budur.
“Fass” bir şeyin esası ve özü manâsınadır. Ve yüzüğün fassı yüzüğü süsleyen şeydir, yâni yüzüğün taşıdır ki, onun üzerine sâhibinin ismi yazılır.
“Hikmet” ile “kelime”nin manâları baştaki önsöz’de îzâh edildi.

 

Ne zaman ki Hak Sübhânehû ve Teâlâ sayılması mümkün olmayan güzel isimleri yönünden onların “ayn”larını görmeyi diledi; (ve eğer dilersen, vücûd ile vasıflanmış olmasından dolayı kendisindeki sonsuz tecellîleri barındıran âlemlerde kendi “ayn”ını görmekliği ve onunla kendi sırrının, kendine görünmesini diledi dersin). Çünkü bir şeyin kendi nefsine kendi nefsi ile bakması, o şeye ayna gibi başka şeylerde kendi nefsine bakması gibi değildir. Çünkü, ona kendi nefsi bakılmakta olan mahallin verdiği bir sûrette görünür. Öyle ki bu mahallin vücûdu olmaksızın ve onun ona tecellîsi bulunmaksızın, ona sûret görünmez idi. Oysa Hak Teâlâ âlemin tamamını, mükemmel olmakla berâber kendisinde rûh olmayan ceset vücûdu olarak hálketmiş idi. Bundan dolayı bulanık bir ayna gibi idi. Ve ilâhî hükmünün şânındandır ki, muhakkak o, bir mahalli ancak “ilâhi üfleme” olarak ifâde edilen ilâhî rûhu kabûl edici olarak düzenledi. O da ancak sonsuz ve kesintisiz olan dâimi tecellînin feyzini kabûl etmek için düzenlenen bu sûretten isti’dâdın hâsıl olmasıdır. Ve ancak kabûl edici kaldı. Ve kabûl edici ise, ancak onun akdes feyzinden olur. Böyle olunca işin tamamı, ondan çıktığı gibi, ona geri döner. Şimdi iş, âlem aynasının cilâsını gerektirdi. Bundan dolayı Âdem, bu aynanın cilâsının aynı ve bu sûretin rûhu oldu (1)

Bilinsin ki, ahad olan zâtın bütünsellik yönüyle altı mertebesi vardır. Ve parçalar yönünden mertebelerine son yoktur:

Birincisi: “Taayyünsüzlük”, “mutlaklık” ve “sırf zât” mertebesidir. O mertebenin bu isimler ile isimlendirilmesi öğrenmek isteyenlere anlatmak içindir. Yoksa sırf zât bütün sıfat ve vasıf ve isim bağlantısından münezzeh olduğu gibi, mutlaklık kaydı ve taayyünün olmayışı kavramından dahi mukaddestir. Ve bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin aslıdır. Onun üstünde hiçbir mertebe yoktur, belki bütün mertebeler onun altındadır. Ve zâtın bütün bağıntıları ve işleri ve onun mertebelerinin tamamı kendinde saklı ve gizlidir. Ve zât, zâtiyyeti yönünden âlemlerden ganî olduğundan tecellîden de ganîdir. Onun tecellîsini gerektiren şey, zâtında gizli ve saklı olan bağıntı ve işleridir. Eğer kendisinde bu bağıntılar ve işler olmasa idi, zât ebediyyen tecellî etmez idi. Ve bütün bağıntılar ve işler, zâtta helâk ve mahv olduğundan onlar bu mertebede sırf zâtın aynıdır. İrâde dahî diğer bağıntılar gibi onun bir bağıntısı olduğundan Hak, ahadiyyet mertebesinde irâdi değildir. Ve irâde denilen bağıntı ise zâtın “ayn”ıdır. Ve bu mertebe, latîf’in daha latîfinin daha latîfi olduğundan ve kesîf’in kesîfi olan bu şehâdet âlemine ve esfel-i sâfilîne reddolunmuş bulunan insanın fikri bu mertebeye göre en kesîf bulunduğundan fikir ile sırf zâtın idrâki mümkün değildir. Onun için hadîs-i şerîfte “Allah’ın zâtını tefekkür etmeyiniz” buyrulmuştur.

İkincisi: “Vâhidiyyet” mertebesidir. Bu mertebenin hâsıl oluşu, sırf zâtta gizli ve helâkta olan bütün bağıntıların, yâni sıfatların isti’dâd dili ile açığa çıkma isteğinde bulunmalarından ve zâtın da onları kendi haps oldukları yer olan ahadiyyet mertebesinden salıvermek için nefeslendirmesinden dolayıdır. İşte bu nefeslendirme ile o sıfatların sûretleri ilâhî ilimde mevcût olur. Bu nefeslendirme, zâtın kendisinde, yine kendisine, kendi zâtı ile olan tecellîsinden ibârettir. Ve bu tecellîye “akdes feyz” derler. Ve ilim mertebesinde mevcût olan sıfatların sûretleri, Hakk’ın zâtının bunlarla taayyününden ibârettir. Ve bu mertebenin ismi “Allah”tır. “Vahidiyyet” denilmesi bütün isimlerin “Allah” küllî ismi altında toplanmış olmalarından dolayıdır.

İlim mertebesinde taayyün etmiş olan bu sûretlere, “a’yân-ı sâbite” derler; ve “ilâhi hakîkatler” olarakta ifâde ederler. Çünkü ilâhi sıfatların sûretleridir; ve imkân dâhilinde olanların hakîkatleri ve dayanaklarıdır. İşte bu mertebede zâti irâde de, diğer bağıntılar gibi, zâtta haps olunmuşluktan salındığından sırf zât, irâde sıfâtı ile tecellî eden olmakla, bütün bağıntıların sûretleri, bu irâde sıfâtı altında “ilâhî ilim” mertebesinde taayyün etmiş olurlar. Ve “irâde”, zâtın açığa çıkmaya ve çıkarmaya meyl ve arzusundan ibârettir.

Bu husûstaki ayrıntılar Dâvûd Fassının sonlarında ve Lokmân Fassının başlarında gelecektir. Bu vâhidiyyet mertebesi, ahadiyyet mertebesine göre latîf’in latîfi olan Hakk’ın zâtının bir mertebe, kesîfleşme buyurmasından başka bir şey değildir. Ve sırf zât bu mertebenin bâtını, vâhidiyyet mertebesi ise, sırf zâtın zâhiri olur.

Üçüncüsü: “Ruhlar mertebesi”dir. Bu mertebe mutlak zâtın ilim mertebesinden bir derece daha kesîfleşmesinden ibârettir. Öyle ki, ilim mertebesinde mevcût olan her bir ilmi sûret, bir bâsît cevher olarak bu mertebede zâhir olur. Ve bu bâsît cevherler şekil ve renk ve zaman ve mekân ve yırtılma ve yapışmadan soyuttur.

Bu bir âlemdir ki, duyulara âit işâretler ile anlatmak mümkün değildir. Bu mertebede her bir rûh, kendisini ve kendi benzerini ve kendi kaynağı olan Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerini idrâk etmektedir. Bu âleme “emr âlemi”, “gayb âlemi”, “ulvî âlem” ve “melekût âlemi” derler.

Bu mertebe mutlak zâtın ayrılık ve gayrılık türünden hâriçte açığa çıkmasıdır. Bu ayrılık ve gayrılık, latîf olan buharın bir mertebe yoğunlaşarak bulut olmasına benzer. Ve rûhlar âlemi vâhidiyyet mertebesinin zâhiri, vâhidiyyet mertebesi ise onun bâtınıdır. Şu halde, rûhlar mertebesine göre ahadiyyet mertebesi, bâtının bâtını olmuş olur.

Dördüncüsü: “misâl âlemi” mertebesidir. Bu mertebede de mutlak zâtın ayrılma ve bölünme ve yırtılma ve yapışma kabûl etmeyen sûretler ve biçimler ile hâriçte açığa çıkmasıdır. Ve bu âleme “misâl âlemi” denilmesinin sebebi budur ki, rûhlar âleminde bulunan her bir ferdin cisimler âleminde bürüneceği bir sûretin benzeyeni bu âlemde zâhir olur. Ve bir grup ona “hayâl” derler. Çünkü bunları idrâk edebilen hayâl etme kuvvesidir. Ve misâl âlemine “berzah âlemi” ve “latîf terkipler” de derler. Ve tasavvuf ehli terimlerinde rûhlar âlemi ve misâl âlemini birleştirip “melekût âlemi” derler. Ve misâl âlemi rûhlar âleminden cisimler âlemine ulaşan “mukaddes feyz”in vâsıtasıdır. Ve rûhlar ile cisimler arasında berzahtır. Ve berzah olması sebebiyle her iki âlemin hükümlerini toplamıştır ki, onlar da zâhir ve bâtınıdır.

Yâni misâl mertebesi rûhlar mertebesinin zâhiri ve cisimler mertebesinin bâtınıdır. Şu halde mutlak zât misâl mertebesine göre bâtının bâtının bâtını olur. Ve bu mertebe, gayb ve şehâdet arasında ayırıcı çizgidir. Ve madde bileşimi cisimlerin aynı olmadığı gibi, aklî soyut cevherin de aynı değildir. Yâni rûhlar âlemi ile cisimler âleminin gayridir. Rûhlara göre kesîf ve cisimlere göre latîftir. Şu kadar ki, cismânî cevher ile aklî soyut cevhere benzemesi vardır. Cisimlere benzemesi budur ki, cisimlerin nasıl eni ve boyu ve derinliği varsa, misâl alemine âit sûretlerin de eni ve boyu ve derinliği vardır. Ve onu ölçmek ve göz ile görmek mümkündür. Aynaya yansımış olan sûret gibi. Rûhlara benzemesi budur ki, rûhlar nasıl nûrânî ve lâtif ise misâl âlemine âit sûretler de latîf ve nûrânîdir. Ve lâtîf ve nûrânî oluşundan dolayı el ile tutulmaz ve bıçakla kesilmez ve parçalara ayrılamaz. Rüyâda görülen sûretler bu âlemdendir.

Beşincisi: “Şehâdet mertebesi”dir. Bu mertebe de mutlak zâtın ayrılma ve bölünme ve yırtılma ve yapışma kabûl eden cisimlerin sûretleri ile hâriçte açığa çıkmasıdır. Onun için bu âleme “olma ve bozulma âlemi” derler. Çünkü cisimlerin sûretleri bir taraftan oluşur ve bir taraftan bozulur. Ve bu cisimler âleminin bâsît elementleri oksijen, klor, sodyum, karbon, bakır taşı, altın, gümüş vb. gibi yetmiş küsur elementten ibârettir.

Muhtelif sûretler bu elementlerden bazılarının muhtelif ölçülerde bir dîğeriyle karışımından oluşur.Bu elementlerin genel olarak sûretinin üç hâli vardır. Onlar da gaz, sıvı ve katı halleridir. Detayları fizik ve kimyâ kitaplarında mevcûttur. Tasavvuf ehli, canlı cisimlerin dört esas üzere bulunduğunu beyan ederler ki, bunlar da havâ (gaz), su (sıvı), toprak (katı) ve ateş (ısı)ten ibârettir.

Bu cisimler âlemi diğer mertebelerin hepsinden daha kesîf ve en açığa çıkmış olanıdır. Ve ahadiyyet mertebesi bu mertebeye göre bâtınların bâtınlarının bâtınıdır. Ve cisimler âleminde açığa çıkan her bir sûretin hakîkati, vâhidiyyet mertebesinde sâbit olan aynlardır. Ve her birisinin rûhlar âleminde birer rûhu vardır. Bundan dolayı cisimler âleminde gerek cemâd, gerek bitki ve gerek hayvan olsun, rûhu olmayan bir sûret yoktur. Çünkü, her bir sûret bir ismin görünme yeridir. Ve onu idâre eden rûh o isimdir. “Cemâd”a cemâd denilmesi kendi taayyününün rûha âit eserleri açığa çıkarmaya müsâit olmamasındandır.

Cisim sûretleri derece derece kemâl bularak kendisinde rûha âit eserler açığa çıkacak taayyünü kazanır; ve sonuçta en mükemmel sûret olan insâna âit sûrette rûha âit eserler en âşikâr olarak açığa çıkar. Fakat dikkât edilsin ki, bu mertebelerde görülen değişmeler ve başkalaşmalar mutlak zâtın değildir. Her bir mertebede mutlak zât, zâtiyyeti üzere kâimdir. Başkalaşma ve değişmeler, ancak onun sonradan olmuş olan sıfatlarındandır. Meselâ, buhârın zâtı latîftir. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut olur. Bir derece daha yoğunlaşınca su ve yine yoğunlaşınca buz olur. Her bir mertebede buhar zâtiyyeti üzere mevcûttur.

Çünkü başkalaşan şey buharın zâtı değildir; onun zâtında mevcût olan sonradan olma sıfâtıdır. Eğer buhârın zâtı başkalaşmış olsa idi buzun eriyip su ve derece derece buharlaşarak bulut ve bulutun tekrâr latîfleşerek buhar olmaması lâzım gelir idi. Çünkü bozulan şey başka bir şey olur ve aslına karışamaz ve geri dönemez. Meselâ şarabın içine tuz konsa, bozulup sirke olur. Zâtı bozulduğundan, artık şarap olamaz.

Altıncısı: Hazret-i insan toplayıcı mertebesidir. Bu mertebe de aynı şekilde mutlak zâtın en mükemmel bir görünme yerinde açığa çıkmasıdır. Ve bu en mükemmel görünme yeri de Âdem türüdür. Ve tasavvuf ehli his ve şehâdet âlemi ile “hazret-i insan”ı birleştirip “nâsût” derler. Ve işte bu mertebe cismâni ve nûrâni ve vahdeti ve vâhidiyyeti mertebelerin tamamını toplamış olan bir tecellî ve bir en son elbisedir. Ve insan ilâhi sûret üzere mahlûk olduğundan bütün isimleri toplamış olan “Allah” mübârek isminin görünme yeridir. Ve insan, kâmil ve kâmil olmayan olarak iki kısımdır. Her ikisi de bu mübârek ismin görünme yeridir. Fakat nebîlerden ve evliyâdan ibâret olan insan-ı kâmil sâfîyeleşme yoluyla kaynağına döndükleri ve kendi var zannedilmiş olan varlıklarından fânî oldukları yönle diğer insan fertlerinden bu kemâl ile ayrılmışlardır. Yâni bu ikrâm sahibi zâtlar Hak-perest ve geriye kalan insan fertleri ise kendini-peresttir Nitekim Mevlânâ (r.a.) buyurmuşlardır:

Tercüme:

Her kim ki eleste kapılmıştır 
Tâ ahd-i “eles”ten o mesttir 
Bağlanmış ayağı derd evinde 
Can vermek için küşâde-desttir 
Kendinden o fânî Dost’la bâkî 
Hayret ki, o yoktur ve vardır 
Bu zümredir ancak ehl-i tevhîd 
Gerisi cihanda kendini-peresttir

Ve her mertebe ve taayyün ilâhi isimlerden bir ismin görünme yeridir. Ve insan “Allah” küllî isminin görünme yeridir. Ve bütün ilâhi isimler, parçaların bütünün altında mevcût olmaları gibi, zât ismi ve bütün sıfatları toplamış olan “Allah” küllî isminin altında mevcûttur. Ve “Allah” ismi, nasıl ki hakîkatte ve mertebede isimlerin hepsinin üzerine önde ise, “Allah” mübârek isminin görünme yeri olan insâni hakîkatin de görünme yerlerinin hepsinin zâtından ve hakîkatinden önde olması lâzım gelir. Bundan dolayı insâni hakîkat görünme yerlerinin hepsinin hakîkatlerini toplamış ve mertebelerin hepsini ihâta etmiştir. Ve insan mertebesinden hâriç hiçbir şey yoktur. Nitekim Hz. Emîrü’l- mü’minîn, esedullâhi’l-gâlib Ali İbn Ebî Tâlib (k.A.v.) Efendimiz “hazret-i insan”ın bu toplayıcılığından haber verip buyururlar:

Tercüme: “Senin ilâcın sende olduğu halde bilmiyorsun. Ve hastalığın senden olduğu halde görmüyorsun. Ve sen küçük bir cüsse olduğunu zannedersin, halbuki en büyük âlem sende toplanmıştır. Ve sen öyle bir açık kitâpsın ki, gizlenmiş olan şey onun harfleriyle açığa çıkar. Ve sen vücûdsun ve vücûdun nefsisin. Ve sende mevcût olan şey toplanıp sayılmaya gelmez. Senin hârice ihtiyâcın yoktur. Kâinât kitâbında yazılmış şeyler hep senden çıkar.”

Şimdi, hazret-i insan mertebesi taayyün bakımından ahadiyyet mertebesinden en uzak ve esfel-i sâfilîn olur.

Nitekim Hak Teâlâ buna işâreten:
“Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm; Sümme redednâhu esfele sâfilîn” ya’nî “Andolsun Biz insânı en güzel sûrette hálk ettik, sonra da onu esfeli sâfilîne reddettik” (Tin, 95/4-5) buyurur. Ve mutlak zât insan mertebesinde taayyün bakımından en zâhir ve hakîkat bakımından bâtınların bâtınlarının bâtını olmuş olur. Ve insan varlık ağacının meyvesi ve zât cemâlinin aynası derecesinde bulunduğundan, var etmenin maksat ve amacına âit sebep insan’dan ibâret bulunur.Bu ön bilgi anlaşıldıktan sonra metnin ma’nâsını anlamak kolaylaşır. Şöyle ki: Bütün izâfelerden münezzeh olan mutlak zât, kendi vücûdunda gizli ve helâkta olan ve parçaları yönünden bir araya toplanıp sayılmaya gelmeyen güzel isimleri i’tibârıyla, bu isimlerin “ayn”larını görmeyi dilediği zaman, ilâhî emir ayna derecesinde olan âlemin cilâsını gerektirdi. Bundan dolayı Âdem, rûhu ve aklı ve nefsi ve cesedi yönünden, bu âlem aynasının cilâsının ayn’ı oldu.

Çünkü Âdem’in rûhu rûhlar âleminin ve aklı akıllar âleminin ve nefsi nefsler âleminin ve cesedi cisimler âleminin cilâsıdır. Ve Âdem mükemmel olarak hálk edilmiş bir cesed olan âlemin rûhu oldu. Çünkü Hak Teâlâ Hazretleri ruhâniyet âlemine Âdem’in rûhu ile ve akıllar âlemine onun aklı ile ve nefsler âlemine onun nefsi ile ve cisimler âlemine onun cesedi ile yardım eder. Bundan dolayı Âdem bu tesviye edilmiş cesedin rûhu olmuş olur. Ve işte Âdem’in en sonra hálk buyrulmasının sebebi ve hikmeti budur.

Şimdi Cenâb-ı Hakk’ın kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün(celâ) ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyünün(isticlâ) kemâli Âdem’in vücûdu ile olunca sen istersen dersin ki:
“Mutlak zât sayılması mümkün olmayan güzel isimleri bakımından (sırf zâtı bakımından değil, çünkü zâtı yönünden tecellî olmaz) yokluktan sonra vücûd ile vasıflandığı için ilâhî emri barındıran toplayıcı varlıkta “ayn”ını görmekliği ve onunla kendi sırrının kendine görünmesini dilediği, yâni kemâliyle açığa çıkmaya irâdesi bağlandığı vakit, ilâhî emir âlem aynasının cilâsını gerektirdi. Âdem bu aynanın cilâsının ayn’ı oldu.“

Çünkü toplayıcı varlık daha önce izâfî yokluk ile vasıflanmış iken, daha sonra izâfî vücûd ile vasıflanmış oldu; ve vücûd emrini içine aldı. Çünkü toplayıcı varlık küllî vücûd ile vasıflanmıştır ve küllî vücûd ile vasıflanmış olan şeyde, aynların açığa çıkması ve tecellîsi dahi küllîdir. Bundan dolayı mutlak zât, toplayıcı varlık görünme yerinde küllî taayyün ile taayyün etmiş olmuş olur.

Soru: Allah Teâlâ, zâtı ve sıfatları ile ezelîdir. Ve insânî âlemin var edilmesinden önce kendi zâtını ve sıfatlarını bilir ve görür. Bundan dolayı kendi “ayn”ını görmek için neden bir görünme yerine lüzûm görsün?

Cevap: Evet, Hak Teâlâ Hazretleri zâtı ve sıfatları ile ezelîdir. Ve zâtını ve sıfatlarını bildiğine ve gördüğüne şüphe yoktur. Fakat bu biliş ve görüş, kendi zâtını kendi zâtında bilmek ve görmektir. Bundan dolayı toplayıcı varlıkta isimlerinin aynlarını görmeye ilâhi irâdesi bağlanmazdan önce, isimlerini ve sıfatlarını, kendisinin zâti bağıntıları ve gaybi işleri olarak görür idi. Bunun için zâtında olan isimlerinin ayn’larının hükümlerini ve eserlerini hâriçte olan toplayıcı varlıkta görmeyi diledi.

Çünkü bir şeyin kendi nefsini, bir görünme yerinin aracılığı olmaksızın, kendi nefsi ile görmesi, o şeye ayna gibi olan başka şeyde, kendi nefsini görmesine benzemez. Gerçi toplayıcı varlık mutlak zâtın bir tenezzül ve tecellî mertebesi olması i’tibârıyla, Hakk’ın zâtı bu toplayıcı varlıkta dahi isimlerin ayn’larından ibâret olan kendi nefsini, ahadiyyet mertebesinde kendi nefsini gördüğü gibi, görür. Velâkin, iki görüş arasında fark vardır. Daha önce, öz olarak görür idi. Toplayıcı varlık mertebesine tenezzülünde ayrıntılı görür. Öz ile ayrıntı arasında fark olduğu açıktır.

Örnek: Dünya güzeli bir kadın kendisinin yerinde bir fizik ve güzellik ve yüze sahip olduğunu, ömrü boyunca aynaya bakmamış olsa, yine bilir ve görür. Fakat bu biliş ve görüş, kendi zâtını, kendi zâtında bilmek ve görmektir ki, öz olarak bilmek ve öz olarak görmektir. Hiç bakmamış olduğu ayna kendisine verilip bunda mevcût olan yerinde fiziğini ve güzelliğini ve yüzünü gördüğünde kendisinde daha önceki ilim ve görüşten başka bir ilim ve görme zevki oluşur. Ve öz ayrıntıya dönmüş olur.

Diğer örnek: Kendisinde ressâmlık ve hattâtlık ve mimârlık sıfatları bulunan bir kimse, hiç resim yapmamış ve yazı yazmamış ve binâ inşâ etmemiş olsa dahi, kendinde bu sıfatların olduğunu ve bu sıfatlarla berâber zâtını bilir ve görür; bu özdür. Ne zaman ki bir resim levhası yapar ve yazı yazar ve bir binâ inşâ eder, o resim ve yazı levhalarında ve inşâ ettiği binâda zâtında potansiyel olarak mevcût olan bu sıfatları ayrıntılı olarak bilmiş ve görmüş olur. Ve bu eserler bu sıfatların aynası derecesinde bulunur. Bundan dolayı daha önceki biliş ve görüşü ile sonraki biliş ve görüşü arasında fark ortaya çıkar.

Ve “başka şeyde olan görme”de, şeye kendi nefsi, kendisine bakılmakta olan mahallin verdiği bir sûrette görülür. Eğer bu mahallin vücûdu olmasa ve şeyin o mahalle tecellîsi bulunmasa, o şeye sûret görünmez idi. Yâni daha önceki örneklerde îzâh edildiği şekilde, bir kimsenin kendi sûretini seyretmesi, ancak aynanın vücûdu ile mümkün olur.

Çünkü ayna o kimseye daha önce görünmeyen bir sûreti gösterir. Bundan dolayı o kimsenin nefsi, o kimseye, kendisine bakılmakta olan aynanın verdiği bir sûrette görünür.

Ve başka şeyde sûretin görünmesi iki şeyden oluşur: Birisi mahall, diğeri bakanın mahalle tecellîsidir. Eğer mahall olan ayna tamâmıyla cilâlı ve parlak ise, bakanın sûreti onda kemâliyle görünür. Değil ise bakana aynanın isti’dâdına göre bir sûret görünür. Ve aynı şekilde ayna tümsek veyâ çukur veyâ tümseklik ve çukurluk ile karışık ise, ona karşılık olmak sûretiyle tecellî edici olan bakana kendi sûreti türlü türlü görünür.

Gerçi bu aynalarda görünen sûrette bakanın sûretidir. Velâkin kendisine bakılmakta olan aynalarda bakanın sûretini kemâliyle gösterebilmek isti’dâdı olmadığından, böyle muhtelif ve noksan olarak göstermiştir. Bundan dolayı uyuşmazlık ve noksan bakanın değil, aynaların isti’dâd ve kābiliyyetlerindedir. Oysa Hak Teâlâ hazretleri âlemin tamamını kendisinde rûh olmayan mükemmel olan bir cesedin vücûdu olarak var etmiş idi. Bundan dolayı âlem bulanık bir ayna gibi idi. Ve ayna bulanık olunca, doğal olarak bakanın sûretini kemâliyle gösteremez.

Ve muhakkak Hak Teâlâ bir mahalli, ancak “ilâhî üfleme” denilen ilâhî rûhu kabûl etmek üzere tesviye etti ki, böyle olması ilâhî hükmü şânındandır. İlâhî rûhu kabûl etmek için mahallin tesviyesi ise, ancak sonsuz ve kesintisiz olan dâimi tecellî feyzini kabûl etmek üzere tesviye olunan sûretten isti’dâdı açığa çıkarmaktan ibârettir.
Yâni Hak Teâlâ rûhsuz bir cesed gibi âlemi var etti. Oysa âlem bu halde kalamazdı. Çünkü Hak Teâlâ bir mahalli tesviye ederse, mutlaka ona rûh üflemek için tesviye eder. İlâhî hükmün şânı budur. Ve toplayıcı varlık olan insandan önce âlem sûretinin tesviyesi, ancak bu sûretten isti’dâdı açığa çıkarmak içindir. Çünkü bu sûret sonsuz ve kesintisiz olan dâimi tecellî feyzini kabûl eder.

İşte bu sebeple Hak Teâlâ âlem sûretinin rûhu olan insanı var etti. Nitekim “ve nefahtü fîhi min rûhî“ ya’nî “ve rûhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) buyurur. Ve rûh üflenmesi mâden ve bitki ve hayvan hakkında genel ve insan hakkında özeldir. Şu hâlde tesviye, tesviye edilmiş mahallde kābiliyyetin, yâni zâtî olan yapılmamış isti’dâdın açığa çıkmasıdır. Çünkü eğer mahallin vücûdun yapılmış isti’dâdını kabûle zâti isti’dâdı olmasa idi, dâimi feyzi kabûl etmeğe isti’dâdlı olmaz idi.

Örnek: Üzerine koyu bir boya sürülmüş olan bir aynaya sûret aksetmez. O boya aynanın yüzeyinden silinmeli ve onun yüzeyine cilâ verilmeli ki, içinde sûret görünebîlsin. Cilâlanmadan önce onda sûretin görünmesi isti’dâdı yok idi. Cilâdan sonra bu isti’dâd oluştu. Bu isti’dâd yapılmış isti’dâddır. Fakat bir tahta parçasına ne kadar cilâ vurulsa onda aynada olduğu gibi sûretler yansımaz. Çünkü onda aynanın zâtî isti’dâdı yoktur. Ne kadar tesviye olunsa yapılmış isti’dâdı öğrenip bakanın sûretini kabûl edemez.

Diğer örnek: Yeni doğan çocuk konuşamaz. Velâkin onda konuşmaya zâtî isti’dâd vardır. Cismi zaman içinde büyüyüp geliştikçe konuşmaya başlar. Fakat yeni doğan bir hayvan ilk başta konuşamadığı gibi ne kadar büyüse ve ona konuşma öğretilse konuşamaz. Çünkü konuşmaya zâtî isti’dâdı yoktur. Zâtî İsti’dâdın açığa çıkması yapılmış isti’dâdın oluşmasına bağlıdır.

Şimdi tesviye edilmiş mahallde feyzi kabûl eden kabûl ediciden başka var etme haddinden hâriç geriye bir şey kalmadı; yâni âlem var etmenin altına dâhil oldu ve var etmenin altına dâhil olmayan, ancak kabûl edicinin vücûdu kaldı. Ve kabûl edici ise ancak Hakk’ın akdes feyzinden olur. Çünkü tesviye edilmiş mahallde feyzi kabûl eden şey, onun ayn-ı sâbitesinde olan zâtî isti’dâdıdır; bu da yapılmamıştır; yâni var etmenin altına dâhil olmuş bir şey değildir.

Çünkü bu zâtî isti’dâd ahadiyyet zâtında gizli olan bağıntıların gerekleridir; ve bu bağıntılar Hakk’ın aynıdır. Ve kabûl edicinin vücûdu akdes feyzden, yâni zâtî tecellîden oluşur. Yâni Hak ahadiyyet mertebesindee kendi zâtını kendi zâtıyla bilir ki, zâtında gizli sonsuz bağıntılar ve işler mevcûttur ve bunlar açığa çıkma talebindedir. Onların bu taleplerini yerine getirmek için, kendi zâtında, kendi zâtına, kendi zâtı ile tecellî ettiğinde onların sûretleri ilâhî ilimde var olur. Ve Hakk’ın nefsi bu vâhidiyyet mertebesinde bu bağıntıların ilmî sûretleriyle taayyün etmiş olur. Bundan dolayı burada var etme mevzûbahis olamaz.

Bu mertebe isimlerin çokluğundan akdes olduğu için bu zâtî tecellîye “akdes feyz” demişlerdir. Ve her bir tecellîyi kabûl edecek bir mahall lâzımdır ki, o mahal o feyzin kabûl edicisi ve o tecellînin aynasıdır. Bu zâtî tecellînin aynası ve bu akdes feyzin kabûl edicileri a’yân-ı sâbite ve ilmi hakîkatlerdir. Ve bu hakîkatler ise, Hakk zâtının gayri değildir.

Ve yukarıda bahsedilen altılı mertebeden üçüncüden altıncı mertebeye kadar olan mutlak vücûdun tenezzülleri, Hakk’ın “mukaddes feyz”inden olur. Ve“mukaddes feyz” a’yân-ı sâbite isti’dâdlarının gerektirdiği şeylerin hâriçte açığa çıkmasını icâp ettiren isimlerin tecellîlerinden ibârettir. Ve zâtî ve isimlerin tecellîleri hakkındaki îzâhlar ve ayrıntılar Şît Fassı’nda gelecektir.

Şimdi mâdemki kabûl edicilerin başlangıcı yapılmamış olan ilâhi hakîkatler, ve sonu yapılmış olan varlık sûretleridir; ve ilâhi hakîkatler Hakk’ın zâtının ve varlık sûretleri de ilâhi hakîkatlerin aynası olmuştur; ve bunlar da Hakk’ın zâtî tecellîleri ve isimlerinden ibâret bulunmuştur; şu halde emrin hepsi, başlangıcı ve sonu Hakk’tandır. Ve emrin tamamı ondan başladığı gibi, yine ona döner. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “İnnemâ emruhû izâ erade şey’en en yekule lehü kün feyekûn; * Fe subhanelleziy biyedihi melekûtü küllî şey’in ve ileyhi turceûn;” ya’nî “Bir şeyi irâde ettiğinde O’nun emri sadece ona “Ol” demektir. O hemen olur. * O ki Sûbhan’dır. Herşeyin mülkü ve hükümranlığı elindedir. Ve ona döndürüleceksiniz” (Yâsin, 36/82-83).

Kısacası Hak Teâlâ hazretleri kendi bağıntıları ve işleri olan sonsuz isimlerinin “ayn”larını görmeyi dilediği vakit, onların sûretlerinin yansıyabileceği aynanın vücûdu gerekti; bu aynaya gerekli olan eşyâyı hazırladı. Mertebe mertebe şehâdet mertebesine tenezzül etti ve âlemi hálk etti. Ve âlem cilâya isdi’dâdlı bir ayna idi. Onda Âdem’i var etmekle âlem aynasını parlak kıldı. Çünkü Âdem isim tecellîlerinin hepsini kabûle isdi’dâdlıdır. Ve taayyünler âleminde, onun taayyünü gibi mükemmel ve makbûl bir taayyün yoktur.

Ve Âdem denilen görünme yerinde taayyün etmiş olan ancak Hak olduğundan, Hak Teâlâ kendi zâtını Âdem aynasında kemâliyle müşâhede buyurur. Bundan dolayı Âdem bütün mertebeleri toplamıştır. Bu sûrette Cenâb-ı Hakk’ın kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün(celâ) ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyünün(isticlâ) kemâli Âdem’in vücûduyla oluşmuş olur.

 

Fusûsu’l Hikem / Muhiddîn İbnü’l Arabî (k.s)

Ahmed Avni Konuk (k.s) Tercüme ve Şerhi